ARALIK SAYISI BAYİDE!

ABONE OL


ABONE OL

İstanbul 2100

Sevince Bayrak

Cem Dinlenmiş

27.11.2019

 

İstanbul 2100

Bir yaz akşamında otonom drone’lar Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü, veya bir zamanlar günlük hayatta kullanılan adıyla İkinci Köprü’yü sökme çalışmalarını sürdürüyor. Uzun zamandır kullanılmayan köprüyü sarmaşıklar ve graffitiler kaplamış. Uçan otonom araçların yaygınlaştığı bir gelecekte, eski otomobiller halen yer yer kullanılıyor olsa da pek çok yol işlevini yitirmiş. Dolayısıyla daha az yol kente yeter olmuş ve kimi yollar kaldırılmış. Metruk hâldeki köprünün de güvenlik kaygıları nedeniyle kaldırılmasına karar verilmiş; ama köprünün ayakları, kent hafızası adına anıtlaştırılıp yerinde bırakılacak. Konutların yapısında değişimlere rastlansa da Boğaziçi’ndeki az katlı yapılaşma korunmuş; ama iç kesimlerdeki yüksek yapılar, Boğaz sırtlarından kendilerini belli ederek kent siluetindeki değişimleri ele veriyor. Kıyıdaki evlerin önünden sessizce otonom bir yük gemisi geçiyor; günlük yaşamdaki çeşitli amaçlar için artık güneş panelli tekneler kullanılıyor; ayrıca eski günlerin beyaz vapurlarını hatırlatan bir araç, nostaljik seferler yapıyor. Boğaz’da artık daha sık görülen yunuslar, 21. yüzyıldaki kademeli bilinçlenme sayesinde ekosistemlerin toparlanmaya başladığının bir göstergesi (18.06.2100, Saat: 20.13, Rumelihisarı).

Gelişen teknoloji ve değişen şehircilik anlayışları her kente olduğu gibi İstanbul’a da etki ediyor. Peki 22. yüzyıla girerken İstanbul neye benzeyecek?

“Yerden bitme robot kuryeler, tarihi taş duvarın zeminindeki deliklerden dev hamamböcekleri gibi girip çıkıyor. Yokuşun başında, hangara dönüştürülmüş kiliseden, bir zamanlar saray bahçesi olan yeşil alandaki dev yerleşkeye yiyecek ve alışveriş kutuları taşıyorlar. Dışarıdan 1500 yıllık görüntüsünü koruyan kilisenin içi, sıralanmış raflarla dolu. İçeride hiç insan olmamasına rağmen, sonu görünmeyen raflardaki ürünleri kuryelere iletecek otomasyon sistemi vızır vızır işliyor. Kilisenin meydana bakan girişinde, ziyarete açık tek mekân olan kubbeyi görmek isteyen turistleri kubbe seviyesine taşıyan drone’lar var. Eski saray bahçesinde İse Doğal ve Tarihi Anıtları Hatırlama Noktası olarak korunmuş olan birkaç küçük adacıkta ulu çınar ağaçları ve sarayın küçük bir parçası duruyor. Kent nüfusu 50 milyona dayanınca, son kalan yeşil alanlar da imara açıldığından, eski saray bahçesi dahi üst düzey bürokratlar ve zengin turistler için inşa edilen yaşama kuleleriyle dolu. Kulelerin karanlık bulutlara değen son katlarında halka açık seyir terasları var. Çıkınca görülen manzara hayranlık ve korku uyandırıcı: Anadolu yakası siluetini yekpare titrek bir çizgiye dönüştüren gökdelenler ve artan nüfusun barınma sorunu için yapılmış irili ufaklı yüzer mahallelerin arasından Boğaz’ın zar zor görülen gri suları...”

İstanbul’un geleceği konulu bir tartışma, kentin bugününe ait sorunlarını abartıp yoğunlaştıran karanlık ve distopik bir betimleme ile başlayabilir pekâlâ. Bunu yapınca ortaya çıkan korkunç manzara bilimkurgu yazarı Ursula K. Le Guin’in verdiği örneğe benzer: Farelere çok kısa sürede ve abartılmış miktarda aynı yiyecekten veren biliminsanının deneylerinde sonuç kaçınılmaz olarak kanserdir. Yine aynı tartışmanın girişinde, bu kez teknolojik gelişmelerin verdiği ipuçlarının heyecanıyla, hepsi birbirine benzeyen “Geleceğin Kenti” imgelerinden birinin İstanbul uyarlaması yer alabilir. Az önce resmettiğimiz sahne, bu iki ucun –distopya ve klişeleşmiş imgenin– bir araya getirilmesi ile ortaya çıkabileceklerden herhangi biri. Bu dosya ise, marjinal senaryolar ya da karamsar kehanetler yerine mevcut durumdan, kentin günümüzdeki sorunlarından ve potansiyellerinden yola çıkarak, “Ya öyle değil de böyle olsaydı?” sorusunu sorarak kentin geleceğini tartışıyor.


13.07.2100, Saat: 14.25, Mecidiyeköy
Bir tarım çalışanı, Mecidiyeköy’deki mısır tarlalarının rutin veri kontrollerini yapıyor. 21. yüzyılın ilk yarısında İstanbul’un en yoğun semtlerinden biri olan Mecidiyeköy, yüksek teknolojili kentsel tarımın yapıldığı alanlardan biri hâline gelmiş. On şeritli Büyükdere Caddesi’nin yerinde şimdi mısır koçanları bitiyor. İki yanını dönüştürülmüş eski apartmanların donattığı bu insan yapımı vadinin ortasında yer alan –ve pek çok İstanbullu için Mecidiyeköy semtiyle eşanlamlı olan– Çevreyolu viyadüğü de bu dönüşümden payını almış. Bir zamanlar köprü trafiği ile ünlü viyadük artık çeşitli semtler boyunca uzanan, parklardan ve yürüyüş yollarından oluşan bir yeşil alan olarak kullanılıyor. Çevreyolu işlevini çoktan yitirmiş olsa da, geçmişte uzandığı hat, uçan araçların regülasyonunda yol olarak belirlenmiş. Mecidiyeköy’deki bu çarpıcı değişim, kentsel anlayıştaki ve demografik yapıdaki değişimlerin bir sonucu. Gelişmiş ulaşım olanakları sayesinde kent nüfusu daha geniş bir coğrafyaya yayılabilmiş; bu da kentsel planlama açısından yenilenmeye gereksinim duyan, nüfusu azalan semtlerin baştan planlanıp yeni işlevler kazanabilmesini sağlamış. Artık son derece kanıksanmış olan yüksek teknolojili kentsel tarım da bu yeni işlevlerden biri.


“Gelecekteki bir kent” denince akla ilk gelen manzaralardan biri, havada drone’ların cirit attığı, gökdelenler arasındaki bahçelerde insanların dolaştığı, biraz bulanık, biraz karanlık, neon ışıklarının hologramları kovaladığı bir sahne oluyor. Bu sahnenin San Francisco yerine İstanbul’da geçtiğini hayal edersek bir şey değişir mi? Teknoloji, metropollerin geleceğini birbirine benzetir mi?

“Teknoloji kentlerin yerine bir yenisini koymaz; başka bir katman olarak var olan kentin üzerine yerleşir.” Bu sözler, Kaliforniya’daki SCI–ARC’ta master programı yürüten mimar–yönetmen Liam Young’a ait. Peki yeni teknolojiler önümüzdeki yüzyılda metropolleri tek tipleştirecek mi? Teknolojinin tek başına bir dönüştürücü olamayacağını ve kültürden ayrı düşünülemeyeceğini söyleyen Young, “Teknolojinin yaptığı şey aslında umutları, hayalleri, endişeleri ve onu kullanan toplumun değerlerini sivriltmekten başka bir şey değil,” diye ekliyor. Young’a göre, teknoloji her şeyi asimile etmiyor, aksine farklılıklarımızı belirginleştiriyor ve sıradanlaşıp demokratikleştikçe daha ilginç hâle geliyor. Young, teknolojinin beklenmedik alt kültürler tarafından doğru ve yanlış kullanımlarının açığa çıkmasının, kentlerin özgünlüğünü artıracağını da ekliyor.

“Ordunun kullandığı bir teknoloji olarak ortaya çıkan drone’lar günümüzde neredeyse herkesin erişebileceği bir araç. Sivil drone’ların sayısı çoktan askeri olanları geçti. Kullanımları yaygınlaştıkça, farklı kültürlerde farklı amaçlar için, ya da mekâna özgü kullanım biçimleri ortaya çıkıyor. Çok yakında insanların kendi drone’larını dekore ettiğini ve erişilmesi güç yerlere ilaç dağıtmak gibi yerel işlevlere ek olarak kültürel ritüeller için de kullandığını göreceğiz. Bu da bir Türk drone’unun bir İngiliz drone’undan, bir Budist drone’unun bir punk–rock drone’undan farklı olacağını gösteriyor.”

20. yüzyılın ünlü mimarlarından Le Corbusier ise, 1920’lerin başında, geleceğin kenti için Liam Young’ın söylediklerinin tam aksini iddia ediyordu. Young’ın teknolojinin farklı kullanımlarının özgün kentler yaratacağı iddiası şöyle dursun, Le Corbusier’ye göre teknoloji yalnızca kentleri ve binaları tek tipleştirmekle kalmayacak, gündelik yaşamı yeniden biçimlendirebilecekti. 1924’te tasarladığı La Ville Radieuse (Işıyan Kent) adlı kent projesinde ızgara planlı parkların içinden gökdelenler yükseliyordu; Paris, Cezayir ya da İstanbul pek fark etmiyordu. Modernizmin önde gelen isimlerinden Le Corbusier, tüm büyük kentlerin gelecekte aynı imgeye ve forma sahip olacağını düşünüyor olmalıydı. Oysa yüzyıl boyunca ortaya çıkan yerel özgünlükler, modernist öngörünün ancak kısmen gerçekleştiğini ve Liam Young’ın haklı olabileceğini düşündürüyor.

Cem Dinlenmiş

Yapay zekâya sahip robotik kollar ve araçlar, Beyoğlu’nda teslimat merkezine dönüştürülmüş bir yapının içinde vızır vızır çalışıyor; satın alınan malları alıcılarına teslim edecek drone’lara yüklüyor (08.03.2100, Saat: 17.55, Beyoğlu).

Cem Dinlenmiş

Aşağı yukarı 250 yıldır İstanbul’un ana alışveriş caddesi olan İstiklal Caddesi’nde puslu bir akşamüstü. Birkaç katlı bir yapıya kavuşmuş caddenin en alt katında yayaların yanı sıra mağazalarla entegre otomatize tedarik sistemleri de göze çarpıyor. Diğer katların şeffaf zemini, İstiklal Caddesi’ne çok katmanlı bir görüntü vermiş (19.12.2100, Saat: 16.22, İstiklal Caddesi).

Corbusier’nin bu yaklaşımını, Kadir Has Üniversitesi İstanbul Çalışmaları Merkezi Yöneticisi ve şehir plancısı olan Prof.Dr. Murat Güvenç şöyle yorumluyor: Modernizm, teknolojinin son kertede öngörülebilir ve tahmin edilebilir olduğunu varsayıyor, halbuki teknolojinin ve dolayısıyla kentin geleceği ile ilgili tutarlı varsayımlar yapmak çok zor. “Elbette teknoloji tamamen başına buyruk, tarihi olmayan bir alan değil; neyin nerede nasıl olmayacağını kestirmek çok mümkün. Yine de tahmin edilebilen icat, icat değildir,” diyor.

Güvenç’e göre İstanbul’un geleceğindeki en tahmin edilebilir öğelerden biri ise kentin “çekirdek” nüfusu. Türkiye’nin yüksek doğurganlıktan kararlı nüfus yapısına geçiş aşamasında olduğunu belirten Güvenç, ülke nüfusunun yaklaşık 100 milyon civarında dengeleneceğini ve daha fazla artmayacağını söylüyor. Bu projeksiyona göre İstanbul’un da son 60 yılda bir milyondan 14 milyona çıkan nüfusu bundan böyle –öngörülemez olası uluslararası göçleri hesaba katmazsak– aynı hızla artmayacak ve önümüzdeki 10 yıl içinde dengelenecek, kentin nüfusu stabilize olacak.

Peki bu dönüşümden kentin nüfus yapısı nasıl etkilenecek? Günümüzde kentin yeni katmanlarını oluşturan göçmenler ve mülteciler, önümüzdeki yüzyılın İstanbullularına dönüşebilecek mi? Bir arada yaşamanın İstanbul’un tarihinde her zaman bir gerilim konusu olduğunu ve olasılıkla gelecekte de böyle olacağını söyleyen Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Doç.Dr. Ayfer Bartu Candan, bir yandan da kent yaşamının zaman içinde umulmadık ortaklıklara da sahne olabileceğini hatırlatıyor. “Nasıl ki 1990’larda asla bir arada olamayacağı düşünülen siyasal İslamcılar ve seküler kesim, bugün kapitalist sisteme entegre olup, belli çıkarlar ekseninde kentte pekâlâ bir arada yaşayabiliyor ya da adalet talebi etrafında ortaklaşabiliyorsa, bugün gerilimli olanların da yüz yıl sonra birlikte yaşayabileceklerini öngörebiliriz,” diyen Candan’a göre, kentin katmanlarını oluşturan bu kesişimlerde, etnisite ile birlikte sosyal sınıf, cinsiyet gibi başka faktörler de belirleyici oluyor. Geçmişte ve günümüzde olduğu gibi, gelecekte de kente entegrasyonda en çok sorun yaşayacak kesimler, hem yoksul hem mülteci olanlar olabilir.

Bu bilgilerle kaldığımız yerden devam edelim ve kent nüfusunun bu yüzyıldaki gibi artmadığı, kozmopolit yapısının korunduğu bir gelecek hayal edelim. İstanbul’un 20. yüzyıldaki nüfus patlaması ile devleşen ve kentteki büyük değişimlerin arkasında yer alan inşaat sektörü, önümüzdeki yüzyılda yeniden güçlü bir dönüştürücü olacak mı? İstanbul’da inşaat sektörünü son birkaç yıla kadar büyük oranda konut endüstrisi besliyordu. Kamuoyundaki tartışmalarda genellikle, kentin kaderini etkileyen karma kullanımlı büyük projeler kentleşmedeki sorunların en önemli kaynağı olarak görüldü. Halbuki İstanbul’un topoğrafyasının, yoğunluğunun, ekonomisinin ve şehrin imgesinin dönüşmesinde ve doğal kaynaklarının azalmasında, kontrolsüzce büyümesine izin verilen konut endüstrisinin de payı büyüktü.

Gayrimenkul ve inşaat sektörünün başrolündeki Emlak Konut GYO’nun 2003 ile 2013 yılları arasında yaptığı 84 bin 232 projenin 78 bin 741 tanesi konuttu. 2013’ten sonra ise konuta olan talepte hızlı bir düşüş yaşandı. Bu düşüş ekonomideki iniş–çıkışlar kadar, nüfus yapısındaki değişimlerden de kaynaklanıyordu. Başka pek çok nedenle beraber, tek kişilik hane halklarının ve tek ebeveynli ailelerin artması, çekirdek ailenin gereksinimlerine göre biçimlenen konut endüstrisine olan talebi azalttı.


23.10.2100, Saat: 18.25, Çamlıca
Küçük Çamlıca’da bir akşam vakti. Yaklaşık 80 yıldır ayakta olan Çamlıca Televizyon ve Radyo Kulesi, kentin artık kanıksanmış imgelerinden biri. Teknolojik gelişmeler doğrultusunda artık eski işlevine gerek duyulmayan kule, biçiminin de elvermesi nedeniyle 21. yüzyılın ikinci yarısında, drone’lar ve diğer bazı uçan araçlar için dikey bir terminale dönüştürülmüş. Bu gelişmelere rağmen kentin yollarını yüz yılı aşkın bir süredir arşınlayan klasik minibüsler tamamen ortadan kalkmış değil –ama sürücüsüzler. Kimi mahallelere ulaşmanın halen kullanışlı bir yolu olan otonom minibüsler, yolları ufak teslimat araçlarıyla paylaşıyor. Bu ikilik aslında mahallenin genel görünümüne de yansıyor: Kimi yaygın 20. ve 21. yüzyıl teknolojilerinden halen yararlanan konutlar, mahallelerini elektronik duvarlarla korunan, yenilikçi tasarımlara sahip rezidanslarla paylaşıyor. Bir zamanlar İstanbul’un açık ara en yüksek yapısı olan kulenin çevresinde zaman içinde onunla yarışabilecek gökdelenler inşa edilmiş.


Yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada yaşanan bu değişimler, geleneksel 2+1 konut tipine dayalı konut endüstrisinin kökten bir dönüşüm geçirmesi gerektiğini haber veriyor. Dünyanın başlıca metropollerinde bu değişim İstanbul’dan çok daha önce başladı ve geleneksel konut tipine alternatif olarak modüler mikro–konut üretimi seçeneği öne çıktı. Bu seçenekte, alışılandan çok daha küçük metrekarelerde prefabrik konut modülleri Lego gibi üst üste eklenerek apartmanlar inşa ediliyor ve sonucunda ortaya çıkan yapı da talebe göre kolaylıkla büyüyüp küçülebiliyor.

Şimdi mahallenizi ele geçirmiş rezidans inşaatlarını, beton karıştırıcıları, inşaat vinçlerini gözünüzün önüne getirin –ve bütün bunlara gereksinim duymayan yeni bir dönemi hayal edin. Yanı başınızdaki apartmanın, inşaatı iki haftada tamamlanan, üst üste konmuş evciklerden oluştuğunu, olası bir ekonomik krizde, taşınanlarla beraber apartmanın da küçüldüğünü… Bu yüzyıldan kalan ve bir türlü satılamayan gayrimenkul projelerinin arsalarının kamulaştırıldığını, sıkış tıkış İstanbul mahallelerinde nefes alınacak boşlukların açıldığını da… Üstelik yoğun kent dokusu içerisinde boş alanların olması yalnızca park ve yeşil alan gibi ihtiyaçlar için değil, İstanbul’un beklediği büyük deprem sonrası için de elzem.

İnşaat Mühendisleri Odası 2017 yılında hazırladığı bir raporda, 1999 depreminden sonra ilan edilen toplanma alanlarının günümüzde büyük oranda yapılaşmaya açıldığını söyledi. Çoğunluğu binalarla doldurulmuş bu alanlar gelecekte yeniden kente kazandırılmazsa, herhangi bir afet anında –örneğin bir deprem sonrasında– çadır kentleri kurmak için karada yer bulamayabilir ve ancak bilimkurgu filmlerinde görebileceğimiz bir senaryoyla karşılaşıp deprem sonrası barınma yerleşkelerini deniz üzerinde yüzebilecek biçimde inşa etmek zorunda kalabiliriz.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Aralık sayısında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

Cem Dinlenmiş

Yapay zekâya sahip robotik kollar ve araçlar, Beyoğlu’nda teslimat merkezine dönüştürülmüş bir yapının içinde vızır vızır çalışıyor; satın alınan malları alıcılarına teslim edecek drone’lara yüklüyor (08.03.2100, Saat: 17.55, Beyoğlu).

Cem Dinlenmiş

Aşağı yukarı 250 yıldır İstanbul’un ana alışveriş caddesi olan İstiklal Caddesi’nde puslu bir akşamüstü. Birkaç katlı bir yapıya kavuşmuş caddenin en alt katında yayaların yanı sıra mağazalarla entegre otomatize tedarik sistemleri de göze çarpıyor. Diğer katların şeffaf zemini, İstiklal Caddesi’ne çok katmanlı bir görüntü vermiş (19.12.2100, Saat: 16.22, İstiklal Caddesi).

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA