ARALIK SAYISI BAYİDE!

ABONE OL


ABONE OL

Zaman Ötesi İstanbul Tahayyülleri

Gökhan Akçura

Kalem Dergisi

27.11.2019

 

Zaman Ötesi İstanbul Tahayyülleri

"Yarının Türkiye’si” adlı bu çizim, 24 Aralık 1908’de Kalem dergisinde yayımlanmış. Pek çok gelecek tahayyülünün olmazsa olmazı uçan araçlar, bu hayalin de başrolünde. Dönemin geleneklerine uygun olarak kara çarşaf giymiş bir kadının kullandığı araç, sırtına takılı kanatlarıyla havada durabilen bir polis memuru tarafından durduruluyor. Ünlü Bon Marché mağazası, bu hareketli caddenin İstiklal Caddesi olduğunu ele veriyor. Binalar yükselmiş ve reklamlar çeşitlenmiş; Fransızca da halen günlük yaşama hâkim bir dil.

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca İstanbul’un ileride neye benzeyeceği üzerine kafa yoranlar nasıl bir kent hayal etti?

İstanbul’un ileride nasıl bir şehir olacağı konusu elbette birçok kişinin zihnini zorlamıştır.

Hayaller kurulmuş, tahminler yapılmıştır. Ama bunların yeteri kadar yaratıcı ve sayıca çok olduğunu söylemek pek mümkün değil. Daha çok edebiyat alanında kalan bu İstanbul tahayyüllerinin en göze çarpanlarını aktarmaya çalışacağız.

Zaman ötesinde İstanbul’u tahayyül edenler listemizin ilk sırasında Molla Davutzade Nâzım Erzurumi yer almakta. Kısaca Mustafa Nâzım olarak anacağımız ve aslında kendi çapında bir fabrikatör olan yazarımız, 1913 yılında Rüyada Terakki ve Medeniyet–i İslamiyeyi Rüyet adlı bir kitap yayınlar. Kitapta “ben–anlatıcı” yani Mustafa Nâzım, Balkan Savaşları’nın yıkıcı etkisinden bunalmış bir ânında uykuya dalar, tahmin edileceği üzere bir rüya görmeye başlar. Kitabın bütünü bu rüyanın öyküsüdür. Rüyasında kendisinden dört yüz yıl evvel yaşamış olan dedesi Molla Dâvûd ile karşılaşır ve onun rehberliğinde yirmi dördüncü yüzyıl İstanbul’unu ziyaret eder. İstanbul Osmanlı–Türk kimlikli ve İslam kuralları içinde yönetilen bir şehirdir. Bütün Asya ve Afrika ülkelerinde yaşayan kavimler Uluslararası Büyük Meclis’in yazdığı anayasaya göre yönetilmektedir. Bu kavimlerin birer temsilcileri İstanbul’da söz konusu meclisin üyeleri olarak bulunmaktadırlar. Avrupa şimdi yoksulluk ve sefalet içindedir. Ama bunun nedenlerine dalmadan biz yine kentimize dönelim. Burada kurallar esastır, ayrıca herkes bundan memnun ve mutludur. En önemli kural, kadınların ve erkeklerin kenti ayrı zamanlarda yaşamasıdır. Erkekler her gün öğleden sonra iki buçuk saat süreyle evlere, lokantalara, camilere, kıraathanelere, otellere çekilmekte; bu süre içinde kent kadınlara kalmaktadır.

Sokakta yürüyenler de hepsi bir fabrikadan çıkmış kumaşlardan yapılmış tek tip elbiseler giyer. Sağ kaldırımdan yürümek “özel tüzük” gereğidir. Çay, kahve, tütün, nargile gibi keyif verici maddeler yoktur, zaten kimse de bunları içmemektedir. İşyerlerinde boş sözlerle vakit kaybetmek de yasaktır ve cezalandırılır. Çocuklar “Doğum ve Terbiye Evleri”nde doğrulur ve büyütülür. Öyle bir büyütmedir ki bu, çocuklar altı aylıkken sofrada kendi başlarına yemek yiyebilmektedirler. Çocuklarını görmek isteyen anne–babalar onları ancak özel odalarda görebilirler. Böylece devletin istediği gibi huzurlu, mutlu ve disiplinli bireyler olarak yetiştirilirler.

Kentin nüfusu on milyondur. Büyük anıtsal binalar dışında her yer yenilenmiştir. Örneğin Karaköy’den bakınca bir yanda Galata Kulesi, öte yanda Yeni Cami dışında tanıdık bir yapı görülemez. Şehir planı yazarının anlatımıyla şöyledir: “İstanbul, Beyoğlu, Üsküdar taraflarının bütün semtleri dama tahtası gibi kare bölümlere ayrılmış. Bu bölümlere mahalle adı verilmiş. Mahallelerden birbirine geçmek için (…) köprüler yapılmış.” Binalar da ara katlarından köprülerle birbirine bağlanmış ve şehir böylece çok katlı bir görünüm kazanmıştır. Bina duvarları eritilmiş cam ile kaplanmıştır, böylece sıcak ve soğuğa karşı yalıtım sağlanır. Boğaziçi’nde üç katlı ve en üst katı yalnızca insanlara mahsus bir köprü bulunmaktadır. Tren, araba, otomobil gibi ulaşım araçları birinci ve ikinci kattan gidip gelmektedirler. Ulaşım modernleşmiştir ve demiryolu üzerinde giden elektrikli tek kişilik arabalar, elektrikli tramvaylar ile yeraltında işleyen tünellerle sağlanmaktadır.

Kentin düzenli bir biçimde ayrılmış olan yollarının iki yanında çiçekler, çimenler ve tek bir türden kısa ağaçlar dikilmiştir. Yolların başlarında ise kısa ama gayet sanatkârane yapılmış mermer sütunlar, zarif pavyonlar, çeşmeler, yer yer havuzlar, fıskiyeler, elektrik direkleri bulunmaktadır. Boğaziçi’nde “rıhtıma nazır sekiz, on katlı binaların her üçer katında gayet geniş balkonlar yapılmış, bu binaların arka tarafındaki dağlar güzelce düzleştirilerek üzerlerine yer yer köşkler inşa olunmuş, sık ve güzel ormanlar vücude” getirilmiştir. Adalar’a da denizdeki dubalar üstünden işleyen trenler gitmektedir. Nedense buralar fabrika bacaları ile doludur.

Mustafa Nâzım kente girerken polis merkezin- de ışık taramasından geçirilir. Meğerse “röntgen ışığıyla hem bir hastalığının olup olmadığı mua- yene edilmiş, hem de fotoğrafı alınmıştır”. Zaten yaptığı bu İstanbul gezisinde sürekli yeni icatlarla karşılaşır. Önceden çekilmiş filmleri gösterebilen cep saati büyüklüğünde alet, tuşlarına basıldık- ça istenen hurûfâtı bir araya getirebilen bir çeşit daktilo, havaya yansıtılan görüntülerle yapılan güzel tablolar ve reklamlar, konuşan duvar yazı- ları, elbise gibi giyilebilen uçma makineleri, 50 bin kilometrelik mesafeleri gösterebilen görme aleti, köprü üstünden geçen her şeyi kaydedip göstere- bilen bir makine, kalorifer sistemiyle donatılmış hamamlar, seçtiğiniz kumaşı sizin ölçülerinizde üç saat içinde teslim edebilen elbise mağazaları, içeri girdiğinizde kendiliğinden yanan lambalar ve daha neler neler…

Yahya Kemal zaman makinesinde 1913’te geleceğin İstanbul’unu düşünen bir başka isim de ünlü şairimiz Yahya Kemal’dir. Şairimiz “Çamlar Altında Musahabe” adlı yazısında yine bir rüyada gerçekleşen tahayyülüyle karşımıza çıkar. Bu rüyada şarimiz, bindiği zaman makinesi ile 2179 yılı İstanbul’una gelir. Kendini görkemli bir köprünün başında bulur. Köprüden akın akın halk, üstünden de tayyareler geçmektedir.

Köprü Yahya Kemal’in yaşadığı yıllarda paralı olduğundan, alışkanlık sonucu belediye çavuşuna para vermeye kalksa da terslenir; köprünün artık parasız olduğunu böylece anlar. Sarayburnu’na doğru yürümeye başlar: “Deniz tarafı mermer trabzanlık, kara tarafı da müdebdeb bir silsile–i mebani [debdebeli bir yapılar silsilesi]. Bu mebaniye alık alık bakıyordum. Biri Alem–i İslam Bankası; dev sarayları gibi bir şey, yüksek kapılardan giren çıkan insanlar karınca gibi... Bir ikincisi Osmanlı İdman Mahfil–i Umumisi’dir [genel merkezi]. O da banka gibi bir şey. Bir üçüncüsü bu evvelkilerden daha muhteşem, Darü’l Musiki.”

Devamını National Geographic Türkiye’nin Aralık sayısında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA