KASIM SAYISI BAYİDE!

ABONE OL


ABONE OL

Dış Görünüş

Elizabeth Kolbert

Robin Hammond

30.3.2018

 

Dış Görünüş

Irk ne demek gerçekten? Bilim, genetik veya bilimsel temeli olmadığını söylüyor. Büyük oranda bizi tanımlamakta ve ayırmakta kullanılan uydurma bir yafta.

19. yüzyılın ilk yarısında Amerika’nın en ünlü bilimcileri arasında Samuel Morton isimli bir doktor vardı. Philadelphia’da yaşıyor ve kafatası topluyordu.

Tedarikçileri konusunda seçici değildi. Savaş alanlarından toplanan ve katakomplardan çalınan kafataslarına hayır demiyordu. Eline geçen en ünlü kafataslarından biri, suçlu olduğu için Tasmanya’ya gönderilen (ve daha sonra başka suçluları öldürüp yediği için asılan) bir İrlandalıya aitti. Morton her kafatasına aynı işlemi uyguluyordu: İçini biber taneleriyle dolduruyor –daha sonra kurşun iğne kullanmaya başlamıştı– sonra boşaltıp hacmini saptıyordu.

Morton insanların beş farklı ırka ayrılabileceğini ve bunların birbirinden farklı oluşum tarzlarını yansıttığına inanıyordu. Irkların farklı karakterleri vardı ve ilahi olarak belirlenen hiyerarşideki yerlerine karşılık geliyordu. Morton’ın “kraniyometrisi”, iddiasına göre beyazların –namı diğer “Kafkasyalıların”– en zeki ırk olduğunu gösteriyordu. Doğu Asyalılar –Morton “Moğol” terimini kullanmıştı– “akıllı” ve “ilerlemeye açık” olsalar da bir adım gerideydiler. Ardından Güney Asyalılar geliyor ve onları Amerika Yerlileri takip ediyordu. Siyahiler, yani “Etiyopyalılar” en alt sıradaydı. Amerikan İçsavaşı’nın başlamasına onyıllar kala, Morton’ın fikri kölelik taraftarlarınca hemen kabul görmüştü.

Penn Müzesi’nde korunan kafatası koleksiyonunu bana gezdiren Pennsylvania Üniversitesi antropologlarından Paul Wolff Mitchell, “Özellikle güneyde çok büyük etkisi olmuştu,” diyor. Morton’ın Kafkasyalıların kapasitesine dair tahminlerini abartmasında etkili olmuş büyük kafalı bir Hollandalının kafatası üzerine eğiliyoruz.


Bilimsel ırkçılığın babası Samuel Morton’ın koleksiyonunda yer alan kafatasları, insanları, farklı yaratılış biçimlerinden ortaya çıktığını öne sürdüğü beş ayrı ırk olarak sınıflandırışını gösteriyor. Soldan sağa: Her ikisi de Amerikalı olan siyahi kadın ile beyaz erkek; Meksika Yerlisi erkek; Çinli kadın, Malezyalı erkek. [Fotoğraf: Robert Clark]

1851’de öldüğünde, Güney Carolina’daki Charleston Tıp Dergisi’nin “zencilere alt bir ırk olarak gerçek konumlarını verdiği” için kendisine övgüler yağdırdığı Morton, günümüzde bilimsel ırkçılığın babası olarak tanınıyor. Son birkaç yüzyılın korkunç olaylarının o kadar çoğu bir ırkın diğerinden aşağıda olduğu fikrine dayanıyor ki, koleksiyonu gezmenin kendisi bile ürkütücü bir deneyim. Morton’ın mirasıyla yaşamaya rahatsızlık verici bir düzeyde devam ediyoruz: Politikalarımız, komşuluklarımız ve benlik algımız, ırk farklılıkları tarafından biçimlendirilmeyi sürdürüyor. Bilimin ırk hakkında bize söylediklerinin, Morton’ın iddialarına tamamen zıt olmasına rağmen durum bu.

Morton, insanlar arasında değişmeden kalan kalıtsal farklılıklar bulduğunu düşünmüştü ama çalışmalarını sürdürdüğü sıralarda –Charles Darwin’in evrim teorisini ortaya atmasından kısa, DNA’nın keşfedilmesinden çok uzun süre önce– biliminsanlarının bu özelliklerin nasıl aktarıldığı konusunda hiçbir fikri yoktu. O dönemden bu yana insanlara genetik düzeyde bakan araştırmacılar, ırk kategorisinin yanlış yorumlandığını söylüyor. Biliminsanları, birkaç kişinin bileşiminden oluşan ilk tam insan genomunu bir araya getirmek üzere çalışmaya başladıklarında, kendilerini farklı ırkların üyesi olarak gören kişilerden örnekler topladılar. Sonuçlar Haziran 2000’de Beyaz Saray’da düzenlenen bir törende açıklandığında, DNA dizilemenin öncülerinden Craig Venter, “Irk kavramının genetik ya da bilimsel bir temeli yoktur,” saptamasında bulundu.

Son otuz–kırk yıl içinde, genetik üzerine çalışan araştırmacılar insan hakkında iki büyük gerçeği ortaya çıkardı. Birincisi, tüm insanlar birbirleriyle yakından akraba. Günümüzde insan sayısı şempanzelerden çok daha fazla olsa da, birbirimize onların olduğundan çok daha yakınız. Herkes aynı gen koleksiyonuna sahip ama tek yumurta ikizleri haricinde herkeste bu genlerin bazıları biraz farklı. Bu genetik çeşitlilik üzerine yapılan araştırmalar, biliminsanlarına insan popülasyonlarının aile ağacını yapılandırma olanağı verdi. Bu da ikinci önemli gerçeği ortaya çıkardı: Bugün yaşayan insanların hepsi gerçek anlamda Afrikalı.

Bizim türümüz Homo sapiens Afrika’da evrim geçirdi, ancak zamanı ve yeri tam olarak bilinmiyor. Fas’ta bulunan en son fosiller, modern insana ait anatomik özelliklerin 300 bin yıl gibi eski bir dönemde ortaya çıktığını gösteriyor. İzleyen 200 bin yıl boyunca Afrika’da yaşamayı sürdürdük ama o dönemde dahi, farklı gruplar kıtanın ayrı bölgelerine gitmeye başlayıp birbirinden koptu ve böylece yeni popülasyonlar ortaya çıktı.

Tüm türlerde olduğu gibi insanlarda da genetik değişimler, rastlantısal mutasyonlar –canlıların kodu olan DNA’da yaşanan ufak değişimler– sonucu ortaya çıkıyor. Mutasyonlar sürekli denebilecek bir sıklıkta yaşanıyor ve bir grup ne kadar uzun süre genlerini izleyen kuşaklara geçirerek varlığını sürdürürse, bu genler o kadar çok değişime uğruyor. Bu arada iki grup ne kadar uzun süre boyunca birbirlerinden ayrı kalırsa, ortaya çıkan değişimler de birbirinden o kadar farklı oluyor.

Günümüz Afrikalılarının genlerini analiz eden araştırmacılar, şimdilerde Afrika’nın güneyinde yaşayan Khoe-Sanların insan aile ağacının en eski dallarından biri olduğu sonucuna ulaştı. Orta Afrika’da yaşayan Pigmeler de ayrı bir grup olarak çok uzun bir geçmişe sahip. Bu da gösteriyor ki, insan ailesindeki en büyük ayrışmalar, farklı ırklar –örneğin beyazlar, ya da siyahiler, Asyalılar veya Amerika Yerlileri– olduklarını düşündüğümüz gruplar arasında yaşanmıyor. Bu ayrışmalar, insanlar Afrika’dan çıkmadan önce birbirinden kopuk olarak on binlerce yıl geçiren Khoe-Sanlar ve Pigmeler gibi Afrika popülasyonları arasında görülüyor.


Bu ikilinin DNA profilleri neredeyse yüzde 99 aynı. İki insanın genleri elbette daha da benzer. İnsan öncesi atalarımız beden kıllarını büyük oranda döktükten sonra, deri rengimizde göze çarpan farklılıklar geliştirdik. Bunların nedeni DNA’mızda oluşan ufak değişimler. Koyu renk pigment, atalarımıza Afrika güneşinin yakıcılığıyla baş etmekte fayda sağlamış olabilir; insanlar Afrika’dan çıkıp güneş ışığının az bulunduğu bölgelere gittiklerinde ise açık renk ten avantajlı hâle geldi.

Genetik bilgiye göre, günümüzde Afrikalı olmayan herkes, olasılıkla 60 bin yıl önce Afrika’dan çıkan birkaç bin insanın soyundan geliyor. Bu göçerler –Tanzanya’daki Hadzalar gibi– günümüzde Doğu Afrika’da yaşayan gruplarla yakından akrabalar. Afrika nüfusunun küçük bir altkümesi oldukları için, oradaki genetik çeşitliliğin ancak küçük bir parçasını beraberlerinde taşımışlardı.

Yollarının üzerinde bir yerde, belki Ortadoğu’da, bir başka insan türüyle karşılaşıp ilişkiye girmişler, daha doğuda bir başka tür olan Denisovalılarla karşılaşmışlardı. Her iki türün de, Afrika’dan çok daha eski tarihlerde göç eden bir insansıdan Avrasya’da evrildiğine inanılıyor. Bazı biliminsanları 60 bin yıl önceki toplu göçün aslında Afrika’dan çıkan ikinci modern insan dalgası olduğuna inanıyor. Eğer doğruysa, şimdiki genomlarımız gösteriyor ki ikinci dalga ilkini içinde eritmiş.

Görece büyük denilebilecek bu akın sırasında, bu göçmenlerin çocukları dünyanın dört bir yanına dağıldılar. 50 bin yıl kadar önce Avustralya’ya ulaştılar. 45 bin yıl kadar önce Sibirya’ya yerleştiler, 15 bin yıl kadar önce Güney Amerika’ya vardılar. Dünyanın farklı bölgelerine gittikçe, birbirlerinden coğrafi olarak kopuk yeni gruplar oluşturdular ve bu süreçte kendilerine özgü genetik mutasyonlara uğradılar.

Bu değişimlerin çoğu ne yararlıydı, ne de zararlı. Ancak arada sırada yeni bir ortamda avantaj sağlayabilecek bir mutasyon ortaya çıkıyordu. Tür doğal seçilim baskısı altında olduğu için de, yerel popülasyon içinde hızla yayılıyordu. Örneğin yüksek rakımlarda oksijen seviyesi düşük olduğu için Etiyopya’nın dağlık kesimlerine, Tibet’e veya Andlar’daki Altiplano’ya giden insanlar için, ince havaya uyum sağlamayı kolaylaştıran mutasyonlar bir ikramiyeydi. Benzer biçimde, bolca yağ asidi bulunan deniz ürünleri ağırlıklı bir beslenme alışkanlığı benimseyen İnuitler, bu asitlere uyum sağlamalarına yarayan genetik değişimlere uğradılar.

Bazen doğal seçilimin bir mutasyonu kayırdığı açıkça görülüyor ama neden olduğu açıkça anlaşılmıyor. EDAR olarak adlandırılan bir genin varyantı için bu tür bir durum geçerli. Doğu Asyalıların ve Amerika Yerlilerinin soyundan gelen insanların çoğunda, 370A olarak bilinen bu varyantın bir kopyası var; çoğu kişide ise iki tane birden bulunuyor. Ama Afrikalı ve Avrupalı soyundan gelenler arasında çok nadir görülüyor.

Pennsylvania Üniversitesi Perelman Tıp Fakültesi’nde, genetikçi Yana Kamberov fareleri EDAR’ın Doğu Asya varyantıyla donatarak ne gibi bir etki yarattığını anlamaya çalışıyor. “Çok sevimliler değil mi?” diyor kafesi açarken. Fareler, ipeksi kahverengi tüyleri ve parlak kara gözleriyle sıradan duruyor. Ancak mikroskop altında incelendiklerinde, aynı derecede sevimli akrabalarından belli belirsiz olsa da önemli farklılıkları olduğu görülüyor. Kılları daha kalın, ter bezlerinin sayısı daha fazla ve meme bezlerinin çevresindeki yağ dokusu daha az.

Kamberov’un fareleri, neden bazı Doğu Asyalılarda ve Amerika Yerlilerinde kalın kıllar ve daha fazla ter bezinin bulunduğunu açıklıyor olabilir. (EDAR’ın insan memesi üzerindeki etkisi ise belirli değil.) Ama evrimsel anlamda bir açıklama getirmiyor. “Belki de,” diye tahminde bulunuyor Kamberov, “günümüzdeki Doğu Asyalıların ataları bir noktada daha fazla sayıda ter bezinin faydalı olduğu iklim koşullarıyla karşılaştılar.” Ya da belki kalın kıllar parazitleri uzak tutmaya yarıyordu. Belki de 370A’nın, Kamberov’un henüz keşfedemediği başka faydaları vardı ve tanımlayabildiği değişiklikler aslında onun yanı sıra ortaya çıkıyordu. Genetik, çoğunlukla işte böyle işliyor: Küçük bir değişim farklı etkiler yaratıyor. Belki bunlardan yalnızca bir tanesi işe yarıyor ve görüntüdeki kişiler çoktan unutulup gitmiş olmasına rağmen kuşaktan kuşağa geçen fotoğraflar gibi kendilerini yaratan koşullardan daha uzun ömürlü oluyor.

“Elinizde bir zaman makinesi olmadığı sürece bilmek olanaksız,” diyor Kamberov.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Nisan 2018 Irk Özel sayısında okuyabilirsiniz.


Günümüzde bile çoğumuzun içinde bir Neandertal var. Almanya’nın Düsseldorf kentinde, yakınlardaki Neandertal Müzesi’nden getirilen heykel, gelip geçenlere hem ilginç, hem de tanıdık geliyor. Afrika’dan çıkan ilk insanların bazıları Neandertallerle karşılaşıp ilişkiye girdiler. Bunun sonucu olarak günümüzde Afrikalı olmayan herkes bir parça Neandertal DNA’sı taşıyor. Bu genler bağışıklık sistemini güçlendiriyor ve D vitamini seviyesini yükseltiyor olabilir ama şizofreni ve karın bölgesinde aşırı yağ riskini artırıyor.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA