EKİM SAYISI BAYİDE!

ABONE OL


ABONE OL

Süper İnsan

D. T. Max

Owen Freeman

30.3.2017

Süper İnsan

Diğer tüm türler gibi bizler de milyonlarca yıllık evrimin ürünüyüz. Ama artık kontrolü elimize alıyoruz.

Barselona’da görüştüğüm siborg Neil Harbisson ilk bakışta sıradan bir hipster gibi duruyor. Bir farkla: Kafasının arkasından çıkan siyah anten, etkileyici bir kavis yaparak sarı perçemlerinin üzerine doğru uzanıyor.

Aylardan Aralık. Harbisson (34) siyah denizci kabanının içine fermuarlı gri bir gömlek, dar kesim gri pantolon giymiş. İspanya’da büyüyen Belfast doğumlu Harbisson’da nadir görülen akromatopsi var; renkleri algılayamıyor. Ama gözlerinin üzerine doğru inen, ucu fiber optik sensörlü anten bu durumu değiştirmiş.

Harbisson, siyah–beyaz bir dünyada yaşadığı için kendini hiçbir zaman engelli gibi hissetmemiş. “Daha uzak mesafeleri görüyorum. Ayrıca dikkatimi dağıtacak renkler olmadığı için biçimleri çok daha kolay aklımda tutuyorum,” diyor aksansız düzgün İngilizcesiyle. Ama bir yandan da nesnelerin renkli olarak nasıl göründüğünü merak ediyormuş. Müzik eğitimi almış olmasının etkisiyle delikanlılığında renkleri sesle keşfetme fikrini geliştirmiş. Düşük teknolojiyle yapılan birkaç başarısız denemenin ardından, yirmili yaşlarının başında biyolojik yapısına sibernetik bir geliştirici takmaya razı olan bir cerrah (kimliğini açıklamıyor) bulmuş.

Fiber optik sensör Harbisson’ın yüz yüze geldiği renkleri algılıyor, kafatasına yerleştirilmiş mikroçip ise renk frekanslarını kafanın arkasında hissedilen titreşimlere dönüştürüyor. Titreşimler ses frekansları haline gelerek, kafatasını adeta üçüncü bir kulağa dönüştürüyor. Ceketimin mavi olduğunu doğru tahmin ediyor. Antenini sanatçı ve dansçı siborg arkadaşı Moon Ribas’a çevirerek ceketinin sarı olduğunu anlıyor. Aslında hardal sarısı ama Katalonya’da “hardalla büyümedik,” diye açıklıyor.


12.500 YIL ÖNCE YÜKSEK RAKIMLARDA YAŞAMAK ÜZERE EVRİM GEÇİRDİK. Kısa süre öncesine kadar, türümüzün çok eski devirlerde evrim geçirmeyi tamamladığına inanılıyordu. İnsan genomuna yakından bakma yetimiz, biyolojik yapımızın belirli ortamlara uyum sağlamak üzere değişmeyi sürdürdüğünü gösteriyor. Çoğumuzun dağlık coğrafyalarda nefesi daralıyor, çünkü ciğerlerimiz az miktardaki oksijeni almak için çok daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Oysa Andlar’da yaşayanlarda, hemoglobinlerinin daha fazla oksijen bağlamasını sağlayan genetik olarak belirlenmiş bir özellik var. Tibetli ve Etiyopyalı nüfusların da yüksek rakıma uyum sağlamış olması, doğal seçilimin bizi farklı yollardan aynı sonuca ulaştırdığını gösteriyor: Hayatta kalmak.

Harbisson’a doktorun anteni nasıl taktığını sorduğumda, kafasının arkasındaki saçları ayırarak antenin giriş noktasını gösteriyor. Pembemsi deride, iki bağlantı yeri bulunan dikdörtgen biçimli bir plaka gömülü. Buraya bağlı implantlardan birinde titreşen mikroçip var, diğeriyse arkadaşlarının akıllı telefonla renkleri gönderebileceği bir Bluetooth iletişim merkezi.

Anten, Harbisson için bir devrim olmuş. Artık dünyası daha canlı. Süreç içinde, verilerin görüntü ya da ses değil de altıncı duyu hissi verir hale geldiğini söylüyor.

Antenin en ilginç yönü, Harbisson’a bizde olmayan bir yeti kazandırması. Çatıdaki terasın lambalarını harekete geçiren kızılötesi ışıkların kapalı olduğunu hissediyor. Çiçekliklere bakınca, çiçeklerin ortasındaki nektarı gösteren morötesi işaretleri “görebiliyor.” Sıradan insan becerilerine erişmekle kalmıyor, onları aşıyor.


8000 YIL ÖNCE ÇÖL İKLİMİNE UYUM SAĞLADIK. Bir zamanlar Avustralya, Yeni Gine ve Tasmanya’yı içine alan Sahul kıtasının sakinleri için, çöl evrimsel bir zorluk yaratıyordu. Günümüz Aborijinlerinin ataları 50 bin yıl önce Sahul’a geçtiklerinde, geceleri donma derecesinin altına düşen, gündüzleri 38 dereceyi aşan sıcaklıklarda yaşamalarını sağlayacak adaptasyona uğradılar. Metabolizma düzenleyici bir hormonda meydana gelen genetik mutasyon, beden ısısı yükseldiğinde üretilen enerji fazlasını ayarlayarak –özellikle çocuklar söz konusu olduğunda– hayatta kalma avantajı sağlıyor.

Öyleyse Harbisson, öncül fütüristlerin hedefine doğru atılmış bir adım, Ray Kurzweil’in ünlü kitabı İnsanlık 2.0’daki tanımıyla “insandaki büyük potansiyel artışının” ilk örneği. Harbisson’ın amacı özel olarak Kurzweil’in kurduğu hayale hızlı bir giriş yapmak değilmiş. Onun gelecek vizyonunda silikondan çok doğa var. Dünyanın ilk resmi siborgu olmasının ardından (antenin elektronik bir cihaz değil, beyninin uzantısı olduğunu öne sürerek İngiliz hükümetini pasaportunda antenli fotoğraf kullanmaya ikna etmiş) bir misyoner haline de gelmiş. Transhümanizm de denilen bu özelliğe sahip olmak isteyen Ribas, Harbisson’ın izinden gidip telefonundaki deprem monitörünü kolunda gömülü titreşimli bir mıknatısa bağlatmış. Gerçek zamanlı deprem bilgisi alarak yerkürenin hareketleriyle bağlantı kurma ve dans yoluyla bunları yorumlama şansı elde ediyor. “Kıskandım galiba,” diyor. “Biyolojik yapımızın kısıtlamalarının üstesinden geleceğiz,” diye ekliyor Kurzweil. “İnsan olmanın anlamı bu; varlığımızın sınırlarını genişletmek.”

Harbisson’ın anteni sadece bir başlangıç. Nasıl bir evrim geçireceğimizi kendimizin belirleyeceği bir yöne doğru mu gidiyoruz? Artık evrim, istenen genleri yayan doğal seçilim mekanizması olmaktan çıkıp gücümüzü ve yarattığımız şeylerin gücünü artırmak için yapabildiklerimizi içeren bir gen, kültür ve teknoloji bütünleşmesi haline mi geldi? Eğer öyleyse bizi nereye götürüyor?


GÜNÜMÜZ TEKNOLOJİ DOĞAL SEÇİLİME KARŞI. Biz büyük beyinli insanlar, doğal seçilimi geçersiz kılmak için çok şey yaptık. Aletlerimiz, ilaçlarımız ve diğer kültürel buluşlarımız sayesinde, evrim geçirmiş, antibiyotiklere dirençli bir bakteriye karşı kolayca kaybedebileceğimiz potansiyel olarak ölümcül bir yarışa giriştik. Hastalıkları dünyaya yayma hızımızı düşünürsek, “yeni bir pandemi dönemindeyiz ve bunu engellemek için harekete geçmek zorundayız,” diyor EcoHealth Alliance hastalık ekoloğu Kevin Olival. Doğal ortamların yok edilmesi ve iklim değişikliği yüzünden meydana gelen değişimler, daha önce konakçı insanlara erişemeyen patojenlerin insanlarla temasa geçmesine de yol açıyor.

Geleneksel evrim, türümüzde hâlâ sağlıklı bir şekilde varlığını sürdürüyor. Kısa süre öncesine kadar hücrelerimizdeki 20 bin kadar protein kodlayan genin ancak küçük bir bölümünün yapısını biliyorduk. Bugün 12 bin kadarının işlevini biliyoruz. Ancak genler genomlarımızdaki DNA’nın çok küçük bir yüzdesini oluşturuyor. Çok daha fazla sayıda keşif yapılacağı kesin, hem de çok yakında. Elimizdeki genetik bilgiyi kullanan araştırmacılar, görece yeni sayılabilecek onlarca evrim örneği belirledi. Anatomik açıdan modern insan Afrika’dan 80 bin ila 50 bin yıl önce çıkmıştı. Orijinal genetik mirasımız, ilk insansıdan insana, dört ayak üzerinde yürüyenlerden avcı–toplayıcılara evrildiğimiz yerlerdeki sıcak iklimlere uygundu. Ancak insanların tüm dünyaya yayılması ve yeni zorlukların genetik yapımızı değiştirmesiyle o zamandan bu yana çok şey değişti.

Söz konusu sürecin son döneme ait gerçek yaşam örnekleri oldukça bol. Çöl ikliminde yaşayan Avustralya Aborijinlerinde son 10 bin yılda ortaya çıkan bir genetik çeşitlilik, aşırı yüksek sıcaklıklara çok daha kolay uyum göstermelerini sağlıyor. Tarihöncesinde insanlar da diğer memeliler gibi sütü sadece bebekliklerinde hazmedebiliyordu. Sütten kesildiğimizde, bu işe yarayan enzimlerin üretilmesini durduran genlerimiz vardı. Dokuz bin yıl kadar önce bazı insanlar hayvanları avlamakla yetinmeyip onları gütmeye de başladılar ve sözü edilen enzimleri yaşam boyunca üretmelerini sağlayan genetik bir değişime uğradılar. Hayvanlarının vitamin açısından zengin bir protein ürettiği düşünülürse faydalı bir adaptasyondu bu.


GÜNÜMÜZ VE YAKIN GELECEK KENDİ EVRİMİNİ KENDİN YAP. In vitro döllenmeyi bir başka işlemle birlikte kullanmak, ciddi hastalıklara yol açacak mutasyonlar açısından embriyolar üzerinde test yapma olanağı veriyor. İnsanın yön verdiği bir evrime yol açabilecek etkin gen değiştirme aletleri geliştiriyoruz artık. Araştırmaların çoğu başka organizmalar üzerinde yapılıyor. Örneğin sivrisinek genomu üzerinde değişiklik yapılarak, Zika ya da sıtma taşıması engellenmeye çalışılıyor. Bu yöntemi çocuklarımızı “tasarlamak” amacıyla, tercih ettiğimiz saç ve göz rengini seçmek için de kullanabiliriz. Peki ama kullanmalı mıyız? “Karanlık bir yönü olduğu kesin,” diyor biyoetik uzmanı Linda MacDonald Glenn. “Ama insanüstü insan kaçınılmaz. Doğamız gereği kurcalamayı seviyoruz.”

Wisconsin–Madison Üniversitesi paleoantropologlarından John Hawks, Scientist’te yayımlanan yeni yazısında bu genin yayılma hızının çok etkileyici olduğunun altını çiziyor: “Kuşak başına yüzde 10. Avantajı çok büyüktü, belki de insana ait son dönem özelliklerin en güçlüsüydü.”

Afrikalı olmayanların ataları da Afrika’dan koyu renk tenli olarak çıkmıştı. Araştırmacılara göre, 10 bin yıl öncesine kadar Avrupalılarla Afrikalıların deri rengi hemen hemen aynıydı. Az güneşli kuzey iklimlerinde yaşayanlar, süreç içinde daha az pigmentli bir deri geliştirdiler, ki bu da güneşin morötesi ışınlarını soğurmayı ve D vitaminini daha etkin şekilde sentezlemeyi kolaylaştırıyordu. Grönland’da yaşayan İnuitler, balıktaki omega–3 yağ asidini hepimizden çok daha iyi hazmetmelerini sağlayan bir adaptasyona uğramışlardı. Arjantin’in San Antonio de los Cobres kenti yakınlarında yaşayan bir grup Yerli, kullandıkları yeraltı sularında doğal olarak bulunan arsenikten zarar görmeyecek şekilde evrim geçirmişlerdi.

Evrim ısrarlı. Hayatta kalma şansını artıracak değişikliği yapma yolunu buluyor, hatta bazen birden fazla yol buluyor. Ortadoğu’daki bazı toplumlarda, onları laktoz intoleransından koruyan genetik çeşitlilik Kuzey Avrupalılarınkinden farklı. Afrikalıları sıtmadan koruyan birbirinden farklı altı civarında genetik adaptasyon var (içlerinden biri, genin değişime uğramış hali hem anne hem de babadan geçerse, orak hücreli anemiye yol açmak gibi olumsuz bir özelliğe de sahip). Son 50 yılda yapılan araştırmalar Andlı, Etiyopyalı ve Tibetlilerin yüksek rakımlarda kolay nefes almayı sağlayacak şekilde adaptasyona uğradıklarını ortaya çıkardı. Andlar’da yaşayanlar kanlarında daha yüksek oranda oksijen tutuyor. Tibetlilerin, on binlerce yıl önce yok olan esrarengiz insan soyu Denisovalılarla melezlenme yoluyla elde ettikleri bir gen taşıdığına dair kanıtlar var. Tüm bu adaptasyon türleri, dağ havasında oksijensizlikten tıkanan ziyaretçilerle kıyaslandığında yüksek rakımlarda yaşayan Yerli halklara avantaj sağlıyor.


YAKIN GELECEK BİLİMKURGU GERÇEK OLUYOR. Elli yıl önce iki biliminsanı, yarı insan yarı makine özelliğine sahip hayali bir organizma için “siborg” terimini geliştirdi. Bilimkurgu gibi duruyordu ama bugün 20 bin civarında insanda kapı kilitlerini açmaya yarayan implant var. Renkleri, kafasına takılı anten sayesinde duyduğu seslere dönüştürerek algılayan Neil Harbisson, duyularımızın sınırlarının bu tür teknolojiler sayesinde genişlediği çok daha iyi bir gelecek görüyor. “Gece görüşü,” diyor, “ortama uyum sağlama yeteneği verecek. Dünyayı değil kendimizi tasarlayalım. Dünyayı tasarlamak ona zarar veriyor.”

Charles Darwin, Türlerin Kökeni’nin henüz başında bir fikri ısrarla savunuyor: “Buradan sonra göreceğimiz gibi, Doğal Seçilim sürekli harekete hazır bir güç ve Doğa eserlerinin Sanat eserlerine üstünlüğü gibi, insanın zayıf çabasından çok daha üstün.” Kitap 1859’da yayımlanmıştı. O dönemin doğruları bugün de doğru mu? Hatta Darwin’in yaşamı süresince doğru olarak kaldı mı? Biyolojik evrim ısrarlı ve insanların melezleme yoluyla bitkiler ve hayvanlarda yarattığı genetik evrimden çok daha becerikli olabilir ama beynimiz sayesinde yaratabileceğimiz adaptasyonlarla karşılaştırıldığında ne kadar önemli? Paleoantropolog Milford Wolpoff’un söylediklerini yorumlarsak, ata binmeyi biliyorsanız ne kadar hızlı koştuğunuzun önemi var mı?

Yaşadığımız dünyada çoğalma başarısının –dolayısıyla da evrimsel değişimin– başlıca itici gücü kültür ve onun silahlanmış kuzeni teknoloji. Bunun nedeni evrimin modern yaşamın hızına ve çeşitliliğine ayak uyduramıyor oluşu. Yakın geçmişte evrimin kaydettiği başarılara rağmen, bilgisayar ekranlarımıza, 24 saatlik çizelgemize, tuzlu mısır cipsine ve patojen dolu çevremize ne kadar kötü adapte olduğumuzu bir düşünün. İçsel saatimiz neden bu kadar katı? Bir zamanlar otları hazmetmemizi sağlamış olabilecek işe yaramaz gibi görünen apandisitimiz neden şekeri parçalama işine yönelmiyor? İnsan genetiği bir teknoloji şirketi olsaydı, buhar enerjisi kullanılmaya başlandığı anda iflas ederdi. İş planı, bir özelliğin şans eseri ortaya çıkmasına ve sonra da üreme yoluyla yayılmasına dayanıyor.

Bu yayılma, üç haftada bir yavrulayan farelerde hızlı oluyor ama insanlar çok daha yavaş hareket ediyor, her 25–35 yılda bir yeni bir kuşak üretiyor. Bu hızla gidildiğinde avantajlı bir özelliğin nüfus içinde yayılması binlerce yıl alabilir. Genetik evrimin hantal protokolleri göz önüne alındığında, teknolojinin onu geride bırakmış olması şaşırtıcı değil. Teknoloji, fiziksel becerilerimizi güçlendirerek, entelektüel alanımızı genişleterek, yeni ve daha zorlu ortamlara açılmamızı sağlayarak artık aynı şeyi çok daha hızlı yapıyor.


UZAK GELECEK İNSANLAR KIZIL GEZEGENE UYUM SAĞLAYACAK MI? İnsan standardından sapma yaratacak farklı bir evrim sürecinin oluşması, binlerce yıl boyunca Dünya dışı bir yerde izole olan bir nüfus gerektiriyor. Ama elli yıl içinde Mars’ta küçük bir yerleşim kurma olasılığımız var. Ardından, nüfusun sürekliliğini sağlayıp artıracak, üreme çağında, 100–150 kişilik daha büyük bir yerleşim gelecek. İdeal Marslılar olmak üzere evrim geçirecek miyiz? Arizona Üniversitesi’nde astronomi profesörü olarak görev yapan uzay yolculuğu uzmanı Chris Impey, biliminsanlarının doğal evrimsel süreci hızlandıracağı bir Marslı kolonisi öngörüyor. Mars atmosferinde Dünya’nın yüzde 40’ı oranında çekim bulunması nedeniyle, bedenler uzun ince biçim alacak ve toz içermeyen kontrollü ortamda kıllar yok olacak.

“İnsanlar kafayı Darwin ve DNA’ya takıyor,” diye konuşuyor Harvard ve MIT’de görevli moleküler mühendis George Church. “Ama günümüzde seçilim büyük oranda kültür, dil, bilgisayar ve giyside yaşanıyor. Eski devirde, DNA devrinde, elinizde iyi bir mutasyon varsa, bu, insan ırkına yüz binlerce yıl içinde yayılabiliyordu. Bugün eğer yeni bir ceptelefonunuz veya dönüştürücü üretim süreciniz varsa bir haftada yayılabilir.”

Karşımızdaki tablonun çok daha karmaşık olduğu kesin. Siberpunk yazar William Gibson’un belirttiği gibi: “Gelecek şimdiden burada. Sadece eşit olarak dağılmış değil.” Kimimiz Church’ün uçak yolculukları, toplumlararası evlilikler, moleküler tıp ve gen terapisi dünyasında yaşıyor ve orijinal genetik yapımızın düzeltilmesi gereken bir taslak olacağı döneme doğru yol alıyoruz. Oysa dünyanın en gelişmiş yerleri dışında DNA, insanın kaderi.

Ancak eğilimlerde eskiye dönüş olmaz diye bir durum yok. Doğal seçilimin bizim sahnemizde de yeniden yerini alacağına dair senaryolar var. 1918 yılındaki grip salgını gibi küresel çapta bir hastalık salgını çıkarsa, patojenlere bağışıklığı olanların (etkin bir bağışıklık sistemine veya bu tür bir patojeni etkisiz kılacak koruyucu bir bakteriye sahip kişiler) büyük bir evrimsel avantajı olacak ve bizler yok olup giderken onların genleri ardı ardına gelen kuşaklarla geleceğe taşınacak.

Günümüzde birçok bulaşıcı hastalıkla mücadele edecek ilacımız var. Ancak hastalık oluşturan bakteriler son dönemde antibiyotiklerin etki edemeyeceği şekilde evrim geçirdi. Uçaklar bulaşıcı bir mikrobu birkaç günde dünyanın her yanına taşıyabilir. Veba taşıyan pireleri bir zamanlar öldüren kış soğuklarının aksine, iklim değişikliği, mikrop taşıyan hayvanın ölmesine yol açacak düşük ısıların yaşanmasına engel olabilir.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Nisan 2017 sayısında okuyabilirsiniz.

Yorum Yaz

Toplam Yorum: 0

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.


Ghost is Here

GİRİŞ YAP

Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yapabilirsiniz.

Şifremi Unuttum Üye Olmak İstiyorum

İletişim İzni Koşullarını okudum, kabul ediyorum.
Zaten üyeyim

Lütfen kayıtlı email adresinizi giriniz.

Geri Dön

VEYA