Alışveriş
Gezi Rehberleri
NG Dergi
NG KIDS
NG Society
Üyelik
Üyelik Yenileme
Hediye Edin
İletişim
İnsan Kaynakları
Haberiniz Olsun
Düzenli olarak bizden haber almak ve faaliyetlerimizden yararlanmak için lütfen aşağıdaki formu doldurup email listemize kayıt olun!
Ad Soyad

E-mail




e-Posta Göndermek İçin tıklayınız!



National Geographic
Michael Fay
Biyolog ve kâşif
Fotoğraf: Mark Christmas

2000 yılında Yaban Hayatı Koruma Derneği 'nin (WCS) korkusuz çevre koruma uzmanı Michael Fay Kongo ve Gabon'daki yaşam çeşitliliğini korumaya katkıda bulunmaya yönelik 3200 kilometrelik yürüyüşünü tamamladı. “Megatransekt” sayesinde, Gabon ilk ulusal parklar sistemini oluşturdu. Fay şimdi gözünü Afrika'nın tümüne dikti. Hedefi önemli eko–bölgeleri dolaşmak, Afrika'da yaban hayatının sürebildiği yerleri keşfetmek ve ardından bunu korumaya yönelik girişimleri harekete geçirmek. Önümüzdeki yıl boyunca Fay insan faaliyetlerinin yaban hayatı üzerindeki etkilerini gösteren WCS haritalarının rehberliğinde bütün kıtayı uçakla –Cessna– dolaşacak. Düzenli olarak güncelleştirilen raporlar aracılığıyla Fay'in yolculuğunu izleyebilirsiniz.
 

Ekibin İlerleyişini İzleyin

Kasım 2004 Raporları: Keşif raporlarını okumak için aşağıdaki tarihlere tıklayın. Yolculuğun uzak bir bölgede gerçekleşmesi ve iletişim araçlarına erişimdeki zorluklar nedeniyle, Michael Fay'in gezi notları düzensiz olarak veriliyor.

6 Kasım 2004: Burada Hepimiz Sadece Birer İnsanız

Bugün Kiwayuu Adası'na indik. Bush'un yeniden seçilmesinin üzerinden üç ve Arafat'ın beyin ölümünün gerçekleşmesinin üzerinden bir gün geçti. Çevredekilere kamp kurabileceğimiz bir yerin olup olmadığını sorduk. Muhammed adlı biri bize kumsalda mangrov dalları, hindistancevizi hasırı ve sazdan yapılmış küçük bir bungalov gösterdi. Muhammed adada doğmuş ve eskiden balıkçıymış. Görüdüğümüz kadarıyla şimdi, adaya gelen ve sayıları gittikçe artan turistlere yardımcı oluyor. Akşam yemeği için, “Istakoz ve pilav sizin için uygun mu?” diye sordu. Önerisini kabul etmemiz üzerine, akşam namazı nedeniyle yemeğin biraz gecikebileceğini bildirdi. Ramazan ayının ortasındayız.
 
Eğer ulusal sınırlar , pasaportlar ya da nakit para söz konusu olmasa, bu adada kalabilirim. Kimsenin birkaç sorudan fazlasını soracağını sanmıyorum. Hepimiz burada birer insanız sadece. Arap, Yahudi, beyaz, siyah, Müslüman ya da Hıristiyan diye bir şey yok. Sadece insanlar var. İnsanlığın üzerinde böylesine bir bulutun dolaştığı bu noktaya nasıl vardık? Keşke farklı cephelerdeki insanlar Kiwayuu'ya gelse ve toprağa bastıkları anda içlerindeki nefretin kuruduğunu görseler. Komik bir dünyada yaşıyoruz.


12 Kasım 2004: Bangui 'ye Yolculuk

Peter ve Mario günlerdir, kıtanın doğusundan batısına uçacağımız müthiş yolculuğumuz için uçakları hazırlıyor. Sabah 6.00'da Entebbe Havaalanı'na varışımızdan bir saat sonra kalkışa geçtik. Hedefimiz Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki Bangui'ye bir günde varmak. Oradan da Çad'a gideceğiz.

Yolda uğramamız gereken birkaç yeşil alan vardı. Böylece Mobutu Sese Seko'nun ülkesi olan ve birkaç yıl önceki ölümünden beri büyük karışıklıklar yaşanan Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki ormanların derinliklerine doğru yol alacaktık. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum; ama ortalıkta altın, koltan (cep telefonlarında kullanılan kolumbit – tantalit minerali) ve ağaç kesimiyle ilgili birçok söylenti dolaşıyordu.
Kuzeye doğru yaklaştıkça savanalar görünmeye başladı. İlginç olan, bir zamanlar insanların yaşadığı bilinen bu savanaların büyük bir bölümünde şimdi sağda solda görülen birkaç yerleşim dışında hiç insan olmaması. Ağaçlar yeniden büyümeye başlıyor. İnsan soyu bir kereliğine geri adım atmış ve eskiden araziyi kaplayan ormanlar geri geliyor.


18 Kasım 2004: Zakouma

Orta Afrika Cumhuriyeti'nin kuzeyinde, Manovo Gounda St. Floris'te çalıştığım 1980'lerin başlarında kaçak avcılık denetimden çıkmıştı. Sudan ve Çad'ı kasıp kavuran savaşlar vardı; ortalıkta milyonlarca AK – 47 ve diğer otomatik silahlar dolaşıyordu. Bu ülkelerden gelen kaçak avcıların çoğu daha önce insan öldürmüş ve insan yaşamına verdikleri değer oldukça azalmış olan deneyimli askerlerdi.
 
Öte yandan fildişi fiyatı son derece yüksekti ; fil savaşları sürmekteydi ve parkımız da gözde kaçak av yataklarından biriydi. Parktaki Çadlı ve Sudanlı kaçak avcıların sayısı yüzleri, hatta bazen binleri buluyordu. Her mevsim yüzlerce fil ölüsüne rastlıyorduk. Antilop ve balık avcılığı da serbestti. Dünya pazarlarına satılmak üzere her türlü canlıya karşı genel bir kıyım vardı.
 
O yıllarda Çad'da bazı yabanıl hayvanların yaşamlarını sürdürdüklerini hayal etmek bile benim için olanaksızdı . Aradan 20 yıl geçtikten sonra, bugün Zakouma Ulusal Parkı'na iniyorduk. Kocaman bir uçak pisti ve sarıklı korumaların bulunduğu büyük bir kamp vardı. Görünüşe göre, bu adamlar savaş yılları boyunca hiç para almaksızın parkta kalmış ve kamplarının çevresindeki küçük bir alanı korumuşlardı. Bu da evdeki ocakların tütmesi için yeterliydi. O günden beri, 15 yılı bulan koruma çabaları sonunda, bölgedeki fil popülasyonu yaklaşık 5500'e ulaştı. Diğer tüm büyük memeli türlerin sayısında da artış görülüyor.


21 Kasım 2004: Uçsuz Bucaksız Sarı Ovalardaki Sahra Ceylanları

Zakouma'dan ayrıldıktan sonra, Biltine'ye gitmek üzere kuzeydoğuya doğru yol aldık. Burası benim için haritadaki bir isimden ibaretti; yakınında bir uçak pisti olan, devasa vadilerin doğusunda bir yer. Çad'ın ortadoğusunda, 2500 kilometre karelik bir alanı kaplıyor. Bir dönemler bu koskoca çölde yaşayan büyük Sahra antilobu popülasyonundan geriye kalanlarından bazılarını burada bulmayı umuyordum.
 
Parlak sarı otlardan oluşan sık bir örtüye doğru yavaşça alçaldık . Görmeyi hiç ummadığım bir dünya çıktı karşıma. Kuzeye doğru ilerledikçe seyrek çalılarla kaplı kumlu bir yüzey göreceğimizi sanıyordum; ama karşımızdaki manzara Kuzey Amerika'nın kısa otlarla kaplı çayırlarının buğday tarlalarına dönüştürülmeden önceki olası görüntüsünü andırıyordu. Bir vadi bölgesini geçtik ve Dolmia beni çılgınca dürtükleyerek aşağıyı göstermeye başladı. “Ceylanlar!” diye bağırdı. Uçağımız daireler çizerken, bizden kaçmak için dört bir yana dağılan bu narin, küçük antilopların üç – dört tanesini görebildim. Bunlar Dorkas ceylanlarıydı. Kuzeye doğru yönelmişken bir başka sürprizle karşılaştık: Dört erkek devekuşu. Bir kez daha gözlerime inanamadım. Avcılığın yıllar önce Sahra'daki hayvan popülasyonunu tükettiğini sanıyordum.
 
Biz Biltine'ye varmadan çok önce, Biltine'nin dokusu kendini hisettirmeye başladı. Otlar yok denecek kadar azaldı; inek, keçi ve koyun sayısı büyük bir hızla artmaya başladı. Bu kurak bölgede, yüzlerce kilometre öteden gelen insanların buluştuğu bir kavşaktaydık. Sonunda iki uzun minaresi olan kocaman bir camiye sahip kasabayı görebildik. Kasabadaki diğer yapılar kerpiçtendi. Havaalanında bizi karşılayan iki kişi eşliğinde valinin ofisine gittik. Orada yine sıcak bir şekilde karşılandık ve bize çalışmalarımızın ne kadar önemli olduğunu anlattılar. Ardından kalmamız için bize ayrılmış, duvarlarla çevrili köşkün yolunu tuttuk.


22 Kasım 2004:

Sabah 5.00'te kalkıp, 6.00'da uçağımıza gittik ve 6.35'te havalandık. Batıya doğru yaklaşık 300 kilometrelik cesur bir uçuş yapacak, ardından kuzeye dönerek paralel bir rotadan geri dönecektik. Bu yolculuk bizi bölgenin son oriks ve açık renkli antiloplarını korumak üzere Başkan Tombalbay'ın 1969'da “kâğıt üzerinde” oluşturduğu olağanüstü geniş Wadi Rime Wadi Achim Koruma Alanı'nın merkezine götürecekti. Düşünce güzeldi ama ortada bir çalışma yoktu.
 
Vadiyi geçtikten kısa süre sonra, otlar tekrar belirdi. Manzara karşısında büyülenmiştim –önümüzde başı sonu olmayan sapsarı bir doku uzanıyordu. Derken, bitki örtüsü seyrelmeye başladı ve memelilerin kumda bıraktığı izler görünür hale geldi. Bu hayvanlarla, antilop ve develeri gördüğümüz alanlarda bulunan bir bitki arasında doğrudan bir ilişki vardı. Aradığımızı – Sahra'nın ortasında halen yaban hayatının bulunduğu bölgeler – burada bulmuştuk.


23 Kasım 2004: Oyalanma Zamanı

Hâlâ Biltine'den gelecek yakıtı bekliyoruz. Karayoluyla yaklaşık sekiz saatlik uzaklıktan geliyor. Kasabada küçük bir gezinti yapmaya karar verdim ve sonunda bir tepeye tırmandım. Tepenin yukarısındaki kayalar oldukça aşınmıştı. Buranın yüzyıllar boyunca nöbetçilerin bulunduğu bir gözetleme yeri olarak kullanılmış olabileceğini düşündüm. O sırada rüzgâr çıktı ve tozların havada uçuştuğunu gördüm. Kalmakta olduğumuz vahaya döndüm. İki saat sonra oluşan toz perdesiyle dağlar tümüyle gözden kayboldu. Rüzgâr kasabada uğulduyordu. Yeryüzü volkanik püskürmeye ya da nükleer savaşa tutulmuş gibiydi. Hava kararmıştı. Benim açımdan yaşam bir bakıma durmuş gibiydi; oysa okul bahçesinde oynayan çocuklar ve çarşıda alışveriş yapan kadınların seslerini hâlâ duyabiliyordum. Çöl insanları dayanıklı. Sadece yüzlerini örtüp hayatın akışına ayak uyduruyorlar. Aslında başka bir seçenekleri de yok.


27 Kasım 2004: Görev Yarıda Kalıyor

Bu sabah Faya Largeau'ya doğru havalandık. Faya'ya uzun zamandır bizimkisi gibi bir ekspedisyon gerçekleştirilmediği için, bu yolculuğu dört gözle bekliyordum. Ama telsizle haber göndermemize rağmen aşağıdaki askerlerin bize ateş etmesi, Jean Marc'ı biraz tedirgin etmiş gibiydi. Komik ama, ateş açılmasına aldırmıyorum. Bana göre bu da yaşam oyununun bir parçası sadece. Arada bir vurulmanız olayların gidişatını ilginç hale getirebilir.

Rüzgârın artmasıyla beraber, doğuda ince bir sis belirdiğini gördüm. Bir rüzgâr fırtınası kopmak üzereydi . Sert rüzgâra aldırış etmemeye çalıştım. Eğer havada kalmayı başarırsak, buradan gideriz ve gerisi artık tarih olur diye düşünüyordum. Kuzeye doğru ilerlemeye devam ettik. Çad'ın en kuzey noktası olan hedefimize varacağımızı sanıyordum. Beş dakika sonra Peter, bir kum fırtınasında karşılaşılan kapkara bir pus saptadı. Bu müthiş fırtına kuzeybatı yönündeydi. Fada'ya dönme kararı vermemiz çok uzun sürmedi. Uçağımız Fada'ya indiğinde, rüzgâr çoktan uğuldamaya başlamıştı. Görüş mesafesi belki de sekiz kilometreye kadar inmişti.

Ne yapacaktık ? Benim tercihim, günü orada geçirmek ve ertesi gün tekrar havalanmamızın ne derece mümkün olduğuna bakmaktı. Kum fırtınaları buradaki manzaranın bir parçası. Eğer Allah yanımızda olursa, yarın meşhur Faya Largeau'ya doğru yol alabileceğimizi düşünüyorum. Şimdi gidip uyumalıyım.


28 Kasım 2004: Kaynakları Tüketmek

Gözlerimizi çok güzel bir güne açtık. Havaalanında hiç rüzgâr yoktu. Kuzeye doğru ilerlemeye başladık; uçuş nefes kesiciydi. Telsizden Peter Ragg'in diğer uçaktaki eşini duydum. Bir kum çölünün şiddetli bir fırtınaya yakalandığını bildiriyordu. Görüş mesafeleri sıfıra kadar inmişti. Yolculuğu sürdürürsek kendimizi dosdoğru tehlikenin kucağına atmış olacaktık. Bir kez daha görevi yarıda bırakmaya karar verdik; ancak bu kez rotamızı Çad'ın başkenti N'Djamena'ya çevirdik.
 
Biraz güneyde karşımıza kerpiçten evler bulunan birkaç köy çıktı. Duvarlarla çevrili arazilerde çevredeki bölgelerden toplanmış otlar vardı. Bunlar bıçak sırtında yaşayan insanlar; bu işi onurlu bir şekilde ve geriye değil, ileriye bakarak yapıyorlar. Ne var ki, ellerindeki kaynaklar hızla azalıyor ve üstelik doyurmaları gereken boğazlar da gittikçe artıyor. Gördüğümüz birçok yerdeki gibi, burada yaşayanlar da doğal kaynaklara dayanan bir sermayeyi tüketiyor. Her bitkiyi köklerine kadar çiğniyor, topraktan mümkün olan her mineral ve su zerresini çıkarıyorlar. İnsan her yerde insandır ve bu durumu bir an önce değiştirmenin bir yolu var: fosil su kaynaklarına ulaşmak ve fosil yakıt tüketmek. Bu açıdan bakıldığında Çad'ın ekolojik durumu, pamuk, soğan ve alfalfa yetiştirmek için fosil su kaynaklarının büyük ölçüde tüketildiği ABD'nin güneybatısındaki bölgelere göre daha iyi. Çad zengin petrol yataklarına sahipse, burada da aynı şeyler olacak. Bu ülkede üretime geçmesi beklenen daha birçok petrol sahası bulunduğunu duyduk, dolayısıyla o günler oldukça yakın görünüyor. Ama şimdi buradaki doğal kaynaklara ciddi bir şekilde bakmanın ve gidişatı doğru yöne çevirmek için harekete geçmenin tam zamanı.


 
İletişim      Reklam
© 2003 National Geographic Türkiye. Tüm hakları saklıdır.
National Geographic Türkiye Lisans sahibi Doğuş İletişim'dir. Doğuş İletişim bir Doğuş Grubu kuruluşudur.