Murgul, bir doğa koruma kuruluşunda çalışan biyolog Damla Akyıldız'ın çocukluk anılarında çok önemli bir yer tutuyordu; mahalle çocuklarıyla ateşböceği yakalamaya çalıştığı, kendi bisikletini tüm sokağın çocuklarıyla paylaştığı günlerdi... Ancak, bu anılar arasında bir sahne vardı ki, gözlerinin önünden hiç gitmiyordu: Kurutulmak üzere asıldıktan bir süre sonra, asit yağmurundan delik deşik olan çamaşırlar!
Asit yağmurlarının, babasının üst düzey yönetici olduğu Murgul Bakır İşletmeleri'nin izabe (bakırı saflaştırma) tesislerinden kaynaklandığını ise çok sonra öğrenecekti... Ailesiyle birlikte Ankara'ya taşınan Damla, 2000 yılında Murgul'a gittiğinde, çocukluk anılarından çok farklı bir yerle karşılaştığını anlatıyor: "Sıcaklık yoktu. Sessiz, sanki ölü bir kent gibiydi!"
Damla'nın sözleriyle, henüz yolculuğum başlamadan Murgul hayatımda yer etmeye başlıyor. Zorlu ve uzun yolculuktan sonra Artvin'e, oradan da Murgul'a ulaşıyorum. Bu kentte tuhaf bir umutsuzluk havası var. Belki de bana bunu hissettiren girişteki sıvasız, büyük, terk edilmiş gibi duran binalar ve kimsesiz sokaklar... Sadece ana cadde (Cumhuriyet Caddesi) çay ocakları ve kahvehanelerle dolu.
Bu kahvehanelerden birinde oturmuş, çayını yudumlarken konuştuğum Kobra Zahit, Murgul'un sosyal yaşamı konusunda kısa bir özet veriyor: "Burası cadde, Mecburiyet Caddesi... Murgul'da yaşıyorsan bu kahvehanelere mecbursun. Çünkü gidecek başka bir yer yok!"
1951'de açılan bakır işletmelerinin yarattığı iş olanakları nedeniyle yoğun göç alan ve 20 yıl öncesine kadar "Bölgenin Almanyası" olarak nitelendirilen Murgul, fabrikaların kapanmasıyla birlikte artık göç veriyor.
"Mecburiyet Caddesi"nde yağmurdan sığındığım çay ocaklarından birinde karşılaştığım Yaşar, kendi özel tarihini anlatırken, geri planda Murgul'un da resmini çiziyor: "Eskiden market ve mobilya mağazası işletirdim. 1995 ekonomik krizinde iflas ettim ve Sakarya, Akyazı'da aldım soluğu". 17 Ağustos depremi Yaşar'ın, Murgul'a dönmesine neden olmuş. Ama o da, Damla gibi bıraktığı Murgul'u bulamamış: "Burası Karadeniz'in gözdesiydi, ama bakırın bir kısmı kapanınca herkes buraları terk etmeye başladı" diyor.
O sırada masamıza beş yıldır Murgul'da yaşıyan, orman muhafaza memuru Mansur geliyor. İlk geldiğinde ilçe merkezinde kiralık ev bulamadığı için Petek köyüne yerleşmek zorunda kaldığını anlatıyor. Ardından da ekliyor: "Şimdi ise kiralık ev dolu".
Murgul, adını, yörede morkumar olarak adlandırılan morgül'den (mor çiçekli orman gülü) alıyor. Türkiye'nin en önemli masif bakır sülfit yataklarından biri olan Murgul'un bakırla olan öyküsü, binlerce yıl öncesine dayanıyor. İÖ 1. binyılın ikinci yarısına tarihlenen ahşap madenci küreği yörede yaşayanların yaklaşık 2500 yıldır bakır madeninden yararlandıklarını gösteriyor. Yüzlerce yıl önce, ahşap kürekle başlayıp şimdi makinelerle bakır çıkarmayı sürdüren madenciler Murgul'un "bakırdan tarihi"ni yazıyor.
Murgul, Bizans, Pontus ve İran hâkimiyetlerinden sonra 10. yüzyılda Selçuklular'ın egemenliğine geçiyor. Ardından Fatih Sultan Mehmet'in Doğu Karadeniz seferi sırasında Osmanlı topraklarına katılıyor. 1918'de Ruslardan geri alınan bölge, Aralık 1918'de Mondros Antlaşması hükümlerine göre İngilizler tarafından işgal ediliyor. 1920'lerin başında çekilen İngiliz birliklerinin yerini Gürcü birlikleri alsa da Ankara'daki genç hükümetin baskılarına dayanamayan Gürcü Hükümeti, 1921'de bölgeyi boşaltarak Türk birliklerine teslim ediyor.
Bakır işletmesinin açılmasıyla kaderi değişen Murgul'a zamanla yeni mahalleler eklenmiş. Fabrikada çalışan işçiler için yapılan evler yeni mahalleler oluşturmaya başlamış. Yörede tütüncülükle geçinen köylülerse önceleri çok iyi gelir getirdiği için tütünü bırakmak istememişler. Ancak izabe fabrikasından çıkan kükürtlü gazların meydana getirdiği asit yağmurları nedeniyle verim düşünce "bakırda çalışmak" daha cazip olmuş.
Karşılaştığım emekli işçilerin çoğu işletmenin bölgeye sağladığı yararlardan, özellikle de ilçenin sosyal yaşamına getirdiği zenginlikten söz ediyor.
"Bir zamanlar Murgul'da iki sinema vardı. Düzenli olarak tiyatro grupları gelirdi" diye anlatıyor Zafer Yavuz. 30?40 yıl öncesinin Murgul'unu anlatırken gözleri parlıyor. "İnsanlar şöyle derdi: Murgul'da herşey satılır! Aradığın her şeyi orada bulabilirsin!"
20 yıl işletmede çalışan eşi Neriman Hanım'ın sözleri ise Zafer Bey'i bugüne döndürüyor: "Bir zamanlar 25 kadın işçiydik işletmede. Şimdi sadece bir kadın işçi kaldı".
38 yıl çalıştıktan sonra işletmeden bu yıl emekli olan ?erafettin Gençtürk, 30 yıl öncesinde nüfusun büyük bölümünün işletmede çalışmak için Murgul'a göç edenlerden oluştuğunu anlatıyor:
"1950-1984 tarihleri arasında işletmede yaklaşık 2500 kişi çalışırdı. Bu, aileleriyle birlikte 10.000 kişi anlamına gelir" diyor.
Murgul'da yaşayanların yakın geçmişe dair hatırladığı en önemli iki şeyden biri kalabalık ve hareketli sosyal yaşamsa, diğeri de hava kirliliği.
1950'li yılların ortalarında işletmenin çevreye zarar vermeye başladığı fark ediliyor. 1957-1981 yılları arasında bakır işletmesinde çalışan Tahsin Doğan Yılmaz, "Eskiden her yer ormanlıktı. En iyi mahsül de tütündü. Sonra tütün yanıp gitti" diye anlatıyor.
Dumanın çevreye, özellikle de tarım arazilerine verdiği zarar artınca A sınıfı tarım arazileri fabrika tarafından satın alınıyor. Asit yağmurlarının çevreye verdiği zarara karşılık fabrika, yöre insanının gereksinimlerini karşılamaya yönelik girişimlerde bulunuyor. Şerafettin Gençtürk, o dönem işletmenin sahibi olan Etibank'ın, halkın her türlü gereksinimini karşılamaya çalıştığı için halkın babası gibi görüldüğünü anlatıyor. Ardından da "Kimse şikayet etmiyordu," diyor ve ekliyor: "Buradaki hastanemizi gördünüz değil mi? 1970'li yıllarda İstanbul'dan hasta gelirdi buraya".
Ancak ne verilen sosyal haklar, ne de renkli sosyal yaşam Murgul'un topraklarını ve havasını kirlenmekten kurtarabiliyor.