Bir kuşun kanadı, insanoğlunun yeryüzündeki egemenliğinin ötesini düşündürebilir. Kentlerde kalabalık ve hızlı yaşam çarklarının arasındayken, gökyüzünde bambaşka bir uygarlığın var olduğunu çoğu zaman aklınıza getirmezsiniz. Ne var ki bir sonbahar, başınızı göğe kaldırdığınızda süzülen yüzlerce leyleği görürsünüz ve birden soluğunuz kesiliverir. Akışına karışamayacağınız bir yaşamın üzerinizden geçip gitmekte olduğunu anlarsınız. Özgürlüğü hücrelerinizde hissedersiniz; artık gününüz farklılaşmıştır.
Kuşları gözlemlemenin belki de insanı arındıran bir yanı vardır. Adanmışlığın sabrı, kararlılığı, hatta inadıyla ve duru bir zihinle, daha çok da öğrenmeye açık bir bilinçle yola çıkılır. Kuşanılanlar, benliğin buyurduklarının sesini duyulmaz kılar –bir tür kendinden vazgeçiş. Böylelikle kolayca çevreye uyum sağlanır, alanın bir parçası haline dönüşülür. Karşılaşılan görüntülerin uyandırdığı şaşkınlıkla gözlemci, insan olduğunu hatırlar...
ODTÜ Kuş Gözlem Topluluğu'ndan Gençer Gençoğlu ile birlikte Ankara'dan Beypazarı'na doğru neredeyse bomboş bir yolda ilerliyoruz. Güneş arkamızdan yükseliyor, sıcaklığın artışını yola yayılan buhardan izleyebiliyoruz. Beypazarı'nı geçtikten sonra yol kenarındaki bir tabela Nallıhan'a 30 kilometre kaldığını işaret ediyor ama Nallıhan Kuş Cenneti olarak bilinen bölgeye varmak için birkaç kilometre daha kat etmek yeterli. Çorak alanların arasından ilerlerken, yolun sol tarafındaki hantal yapıların bacasından yükselen yoğun, beyaz duman keyfimizi kaçırıyor.
Karşımızda 28 yaşındaki Çayırhan Termik Santralı. Dumanı ve santralı geride bırakıp, Davutoğlan köyüne, oradan da ilk gözlem noktamıza ulaşıyoruz. Gözlemcileri kızgın güneş ışınlarından koruyan ve onlara bir de teleskop sunan küçümen gözlemevinin önünde duruyoruz. Arkamızda uzanan yüksek kayaların üzerinde nokta gibi görünen üç fotoğrafçı var. Gözlem yerindeki teleskopun yanına bir aile konuşlanmış, çaylarını yudumluyor. Yer yer sazlıkların ve yeşil adacıkların göze çarptığı akarsuda balıkçıllar, leylekler ve angıtları gözlemliyoruz.
Gözlemevinden bakıldığında alanda en çok gri balıkçıllar var. Çok geçmeden angıtların arasındaki birkaç yeşilbaşı fark ediyoruz. Kaya kırlangıçlarını, birkaç kara leyleği ve gece balıkçıllarını gördükten sonra gözlemevinden ayrılarak az ilerideki köprüye gidiyoruz. Köprünün sağ tarafındaki yolda biraz ilerleyip akarsuyu bir de bu açıdan gözlemlemeyi seçiyoruz. Bahriler ve küçük batağanları görünce, isabetli bir karar aldığımızı anlıyoruz. Uzaklardan kamış ve saz bülbüllerinin sesleri geliyor. Köprünün ilerisinde kara çaylakları ve bir yaz atmacasını fark ediyoruz.
Artık geri dönüp akarsuyun kıyıları boyunca ilerleyerek baraj gölüne ulaşma zamanı. Yönümüzü Beypazarı'na çeviriyoruz...
500'den fazla angıt, gölün koyu çağrıştıran bir bölgesinde toplanmış. Bu görüntü, ilk anda avcıların buraya pek uğramadıklarını düşündürüyor. Alan Nallıhan–Davutoğlan Yaban Hayatı Geliştirme Sahası olması nedeniyle bekçiler tarafından sürekli denetleniyor.
Yolculuğumuzun bu noktasına dek binin üzerinde angıt gözlemledik.
Yol, kıyıdan biraz uzaklaşıp pastel renkli kum tepelerinin arasından kıvrılınca gördüğümüz kuşlar da farklılaşıyor. Biraz ötedeki yüksek kayalıklarda küçük akbabaları ve kerkenezleri fark ediyoruz. Burası yalnızca kuşlar için değil, gözlemciler için de bir cennet.
Köprüden geçerek Uşakbükü köyüne varıyoruz. Evlerden birinin önüne yanaşıp üç köylü ile selamlaşıyoruz. Aralarından yaşlıca olanı, köyün eski muhtarı Osman Duman. Eskiden balıkçılık yaptıklarını anlatıyor. Şimdilerdeyse göl kirlenmiş, balıklar kaçmış. "Bir şey yapmıyoruz" diyerek kestirip atıyor.