| |
|

Dicle
Ekim 2009
|

YAZI: ÖZCAN YURDALAN |
FOTOĞRAFLAR: SELMET GÜLER |
AKIYORUZ ZAMANIN İÇİNDE
Bir zamanlar Dicle'de yüzdürülen kelekler, Anadolu'nun mallarını Güney Mezopotamya'ya taşırdı. Şimdi barajlarla taşan nehrin suları, eskiden bereket verdiği toprakları yutuyor. Dicle beton köprüler ve elektrik santralleriyle başka bir kültürü taşıyor topraklarına...
|
 |
Dicle Nehri'ni ardımızda bırakıp Cizre'ye vardığımızda gün batmak üzereydi. Gabar ve Cudi Dağları'nın buluştuğu yerdeki efsanevi Kasrik Boğazı'ndan geçerken keskin kayalar içimi ürpertti. Geniş yatağında durgun akan Dicle'nin kıyısına iner inmez tabiat gibi, biz de yatıştık. Kıyı boyunca kurulmuş kum ocaklarında, bölgede hızla çoğalan inşaatlara malzeme yetiştirmek için koca kepçelerle, nehir yatağı kazılıyordu.
Dicle'nin doğduğu dağlardan bir hafta önce yola çıkmıştık. Kâh suların akışına kapılarak, kâh onu uzaktan seyrederek köylerden, kasabalardan, nehri bir o yana bir bu yana sallayarak koynunda uyutan bereketli ovalardan, Diyarbakır gibi neredeyse Dicle'yle yaşıt kentlerden geçmiş, Hasankeyf'in mağaralarında dolaşmış, Ilısu'dan Cizre'ye inmiştik.
Cizre'ye girerken bir zamanlar kelekçilerin kullandığı Eski Liman'ın kalıntılarına yanaşmış hâki renkte şişme bir bot gördüm. 50 yıl öncesine kadar, namı günümüze ulaşan babayiğit kelekçiler Eğil'den, Diyarbakır'dan, Hasankeyf'ten bu limana mal taşırmış. Asurlular'dan bu yana binlerce yıllık geleneği sürdürür, Dicle üstünden Bağdat'a Basra'ya ticari seferler yaparlarmış. Efsane kelekçilerden Eyüp Polat, Bişari Çeto, Emin Prekani ve Ahmedi Şefo'nun Dicle'deki maceraları bugün de dilden dile dolaşıyor.
Devamı NATIONAL GEOGRAPHIC Ekim sayısında.
|
| Sayfa Başı |
|
|
|
|
|