| |
|

Ayasofya ve Topkapı
Mart 2010
|

Yazı: Çiğdem Özkan Aygün |
|
Arkeolog ve mağaracılar, Ayasofya ve Topkapı Sarayı'nın altındaki keşiflerini ilk kez National Geographic Türkiye'ye anlattı.
|
 |
Hikâye, denizlerle çevrili bir yarımada ve onun en yüksek noktası olan akropolde başlıyor; Marmara Denizi, Boğaz ve Haliç, nam-ı diğer Altın Boynuz'da... Neolitik, yani İÖ 6 binlere kadar inen bulgular olsa da, şehrin asıl tarihi İÖ 7. yüzyılda Byzantion ile başlıyor. Dor kökenli Megaralılar ünlü Delfi kâhinlerinin tavsiyesine uyup Karadeniz ticaretini kontrol edebilmek için, burada bir koloni kuruyorlar. Bu koloninin kurulmasından yaklaşık 2670 yıl sonra arkeolog, mağaracı, mimar ve sualtı fotoğrafçılarından oluşan ekibimiz akropol bölgesindeki binlerce yılda oluşan katmanlarda bir araştırma başlatıyoruz. Amacımız, akropol bölgesinde yer alan Ayasofya ve Topkapı Sarayı'nın altındaki sarnıç, kuyu ve su yollarını bulmak. Sonrasında da burada belki bu bölgeye gelen ilk kolonilerden günümüze, yarımadadaki uygarlık izlerine ait verilere ulaşmak...
Ortaçağ kaynaklarına göre bugün Topkapı Sarayı'nın olduğu yerde, ilk kolonistlerden kalma ve İS 2. yüzyılda Roma İmparatoru Septimus Severus tarafından yenilenmiş Apollon, Artemis ve Aphrodite tapınaklarının olduğu tahmin ediliyor. Ayasofya çevresindeyse bir terastoon (dört yanı revaklarla çevrili alan) ve Helios tapınağı olduğu düşünülüyor.
Dor kökenli kolonistler yarımadaya ayak bastıklarında stratejik açıdan son derece elverişli bu bölgenin bir kusuru olduğunu fark ettiler; burada tatlı su kaynağı yoktu. Uzaklardan su taşıyan kemer ve su yollarının yapılması içinse yaklaşık bin yıl geçmesi gerekiyordu. Buldukları ilk çözüm kuyular açmaktı. Ayasofya'nın içinde ve bahçesinde yaptığımız araştırma ve dalışlarda bulduğumuz dokuz ve Topkapı Sarayı alanı içinde keşfettiğimiz on beş kuyudan bazısı bölgedeki en eski su kaynakları olmalı. Her iki yapının altındaki su sarnıçlarının, tuğla ve hidrolik sıva özelliklerine bakılırsa, Bizans dönemine ait oldukları anlaşılıyor.
Denizden itibaren sur içine alınan bölgenin su kaynağı açısından kendi içinde yeterli olması savunma açısından da önem taşıyordu. Pek çok kez düşmanlar tarafından kuşatılan bu kadim şehirde kuşatma sırasında en çok suyun yokluğu hissedilmişti. Hülya Tezcan, 1989'da yayınladığı "Topkapı Sarayı ve Çevresinin Bizans Devri Arkeolojisi" başlıklı araştırmasında, Topkapı Sarayı'nı çevreleyen Sur-i Sultani içinde kalan alanda, bazıları neredeyse Yerebatan Sarnıcı büyüklüğünde toplam 43 sarnıç belirlemişti. Bu rakam hem bu bölgedeki nüfus yoğunluğunu hem de suyun ne kadar hayati olduğunu gösteriyordu. İstanbul'da bilinen sarnıç sayısının yaklaşık 100 olduğu düşünülürse bu rakamın önemi daha iyi anlaşılıyor.
Oysa geçmişte bu sayı çok daha yüksekti. Cemil Topuzlu hatıratında Gülhane'yi halka açık bir park haline getirirken "sarayın etrafındaki set duvarları" yani sarnıçları yıktırdığını söyler. Çünkü bu setleri oluşturmak için sarnıçlardan yararlanılmıştı. Bizans tarihçisi Prof.Dr. Semavi Eyice de "Sarnıçlar açısından en yoğun bölge Topkapı Sarayı'ndan Sarayburnu'na doğru olan ve bugünkü askeri bölge tarafındaki Manganlar bölgesiydi" diyor.
Su, hayati olmanın yanı sıra kutsal alanların da toplandığı bu bölgede ayrı bir önem taşıyordu. Pagan ve tek tanrılı dinlerde tapınma ve kutsal merasimler için su gerekiyordu. Bulunan sarnıçların büyük çoğunluğu şehrin İS 330 yılında Konstantinopolis adıyla yeni Roma başkenti ilan edildiği ve sonraları Bizans olarak anılacağı döneme aitti. Ayasofya'nın altındaki dev sarnıç efsanesi ise 17. yüzyıldan bu yana dilden dile dolaşıyordu. 1680'de Ayasofya'nın gravürlerini yayınlamış olan Guillaume-Joseph Grelot denize kadar ulaşan bu sarnıçtan bahsediyordu. Bu sarnıcın büyüklüğü kimi zaman o kadar abartılmıştı ki "içinde kayıklarla gezilebildiği, hiç yağmur yağmasa da ruhbanlara 10 yıl yetecek kadar su bulunduğu" yazılmıştı. Sarnıçlar yalnızca su depolamakla kalmıyor, akropolden denize inen meyilli arazi üzerine bina inşa edilebilmesi için teraslar oluşturuyor ve yamaç suyunun tasfiyesine yardımcı oluyordu. Osmanlı kaynaklarında ise Bizanslıların bu bodrum katlarını düşmana karşı sığınak olarak da kullandıkları yazıyor.
Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof.Dr. İlber Ortaylı, " İmparator Valens'e kadar su kemerleri yoktu. Burada sarnıçlar işe yarıyordu. Ayrıca Topkapı Sarayı'nda temellerin nemden korunması için çoğu yerde drenaj kanalları yapılmış. Bu sarnıç ve kanalların elimizde haritası yok. Bunu da sizden bekliyoruz" diyordu.
Şehrin nüfusunun artmasıyla Belgrad Ormanı ve Istrancalar gibi su kaynaklarının bol olduğu yerlerden su yolları ile şehre su getirilmesi (ki bu Romalıların dünya üzerinde yaptığı en uzun iletim hattıydı) söz konusu olmuştu. İlk su şebekesinin Hadrianus tarafından 2. yüzyılda yaptırıldığı bilinse de günümüze ulaşan bir kalıntı yok. İmparator Valens tarafından 4. yüzyılda inşa ettirilen su yolları ise Valens veya Bozdoğan Kemeri üzerinden geçerek şehre ulaşıyordu. Geç Roma döneminde Konstantinus, Valens, I. Theodosius tarafından iletim hatları yaptırılmıştı. Osmanlılar döneminde ise Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle Mimar Sinan tarafından bu su yolları tamir edilmiş, yenileri eklenmiş ve saraya kadar su taşınmıştı. Bu su yolları büyük künklerle Mese'yi (kentin ana caddesi) izleyerek büyük olasılıkla Yerebatan Sarnıcı ve bugün yıkılmış olan Ayasofya maksemine ulaşıyor ve buradan dağıtılıyordu. Bu noktaya kadar olan su yolları Osmanlı elyazmalarından takip edilebiliyor ve Prof.Dr. Kazım Çeçen tarafından yayınlanmış olsa da bundan sonrası araştırılmamış. Araştırılması da çok zor çünkü kanallar daralıyor ve çok karmaşıklaşıyordu. Kesin olan başka bilgi ise Topkapı Sarayı alanına dağılmadan önce bu suyun Osmanlı'da Dolap Ocağı olarak bilinen birbiriyle bağlantılı iki devasa kuyuya ulaştığıydı. Rivayete göre Mimar Sinan bu kuyuların yerini rüyasında görmüş ve bunları tekrar hayata geçirmişti.
2005 yılında başlayıp, 2009'da ASPEG (Anadolu Speleoloji Grubu) ile birlikte devam eden, akropol bölgesinde yaptığımız araştırmalarda Ayasofya'nın avlularından geçen ve Topkapı Sarayı içinde su dağıtımını sağlayan su yollarının çoğunu ortaya çıkardık. Deneyimli mağaracılar normal bir insanın geçemeyeceği deliklerden bile geçerek yeraltındaki kanallara girdi, mağaracılık yöntemleriyle kuyuları ve sarnıçları keşfetti. Su dolu alanlar ise Engin Aygün'ün bu proje için ürettiği robot kamera (ROV) ve dalgıçlar tarafından araştırıldı. İnsan giremeyen bazı kanallar ise yine Aygün'ün ürettiği paletli robot kamerayla görüntülendi. Bu tür kameralar Mısır piramitlerinin keşfinde de kullanılmıştı. Çalışmaya profesyonel sualtı fotoğrafçıları da destek verdi.
|
| Sayfa Başı |
|
|
|
|
|