Çayır Bölünmesi

BENZER MAKALELER

Orta Montana’nın çayırlıklarını bir zamanların yabanıl görkemine geri döndürmek için başlatılan iddialı girişim, günümüzde dirençle karşılaşıyor.

Yazı: Hannah Nordhaus
Fotoğraflar: Amy Toensing

Toprak yol boyunca vıcık vıcık çamurun içinde, dünyaya tepeden bakan kayalığın zirvesine doğru kamyonette sarsılarak ilerliyoruz.

Ufukta görülen tepeler yönünde ine çıka uzayıp giden ovalar bu ıslak bahar aylarında zümrüt yeşili ışıltılar içinde. Aşağılarda, derenin dirsek yaptığı yer yakınlarında bir bizon sürüsü otluyor. Bu toprakların bu çok eski ve sakallı devasa sakinlerinin kış kürkleri duvar kâğıtları gibi şeritler hâlinde dökülüyor. 

Atlar ve silahlar bu topraklara gelmeden çok önceleri Ova Yerlileri, burada, bizonları bu sarp toprak setten aşağılara sürüyordu. Mayıs sonlarındayız. Öğle saatleri artık geride. Güneş, nostaljik bir tonda yağdırıyor ışıklarını. Geçmişte hayvanat bahçesi görevlisi olarak çalışan Damien Austin, elini çayırlıkların enginliğine doğru uzatıyor. “Burada bozayıların koşturduğunu bir düşünün,” diyor.

Austin, Orta Montana’da devasa bir koruma alanı oluşturmayı ve eskilerin yaban hayatını geri getirmeyi amaçlayan koruma örgütü Amerikan Çayır Koruma (American Prairie Reserve/APR) için çalışıyor. Görevi, şimdi ayaklarımızın altında uzanan alanda otlayan bizon sürüsüne ve üzerinde yaşadıkları arazilere göz kulak olmak. Kâşif Meriwether Lewis de, 1805’te, bulunduğumuz noktanın doğusunda, benzer bir yükseltiye tırmanmıştı. O zamanlardaki görüntü mü? Lewis’in düştüğü nota göre, “Arazinin her yanı bizon, geyik ve çatalboynuzlu antilopla doluydu.”

Geniş ailelerinin genç üyeleri, Liz ve Toby Werk’ün Blue Heaven Çiftliği’nde verdikleri molada. Aaniiih kabilesinden Werk çifti APR ile birlikte çalışıyor, ama aynı zamanda APR’nin çiftlikleri satın alması konusunda komşularının endişelerini de paylaşıyor. Toby Werk, “Biz, topraklarından sürülüp mahvedilmenin ne demek olduğunu ilk elden biliyoruz,” diyor.

Ve sonrasında, üstelik çok kısa bir zaman zarfında, yok olup gittiler. Tarihçiler, Lewis ile keşif yolculuğundaki yoldaşı William Clark’ın kuzey ovalarında ilerlediği tarihlerde bu topraklarda on milyonlarca bizonun –bizon yerine bufalo terimi de kullanılabilir– yaşadığı görüşünde. Öylesine bir yok oluştu ki bu, 1880’lerin ortalarına gelindiğinde bizon sayısı binin altına kadar düşmüştü. Yerleşimciler batıya doğru ilerledikçe diğer bozkır hayvanlarının –bozayılar, geyikler, çatalboynuzlu antiloplar, Kanada koyunları, kurtlar, kum tilkileri, karaayaklı alaca sansarlar– sayısında da benzer düşüşler gözlendi. Göçmenler satıp para kazanmak için, bazen de sadece zevk olsun diye yaban hayvanlarını katletti. Hayvanların yayılım alanlarını bölen çitler ve otoyollar inşa ettiler. Otlaklarda yaban hayvanlarına rakip olan ve hastalık yayan besi hayvanları yetiştirdiler. Tarım yapmak için toprakları sürerek bozkırın doğal yapısını dönüştürdüler. Ama önemli bir nokta vardı. Toprak bir kez bozulduğunda yeniden düzelebilmesi on yıllar, hatta yüz yıllar alırdı.

Yine de çayırlık alanların bu bölümünde; iklimin amansız, ani yükseliş ve düşüşler yaşayan tarım ekonomisinin de eşit oranda acımasız olduğu batı sınırında, bazı bölgeler yüksek oranda bozulmamış hâlde. 2000’de bu alanlar bir grup çevreci tarafından otlak biyoçeşitliliğinin korunması açısından kritik önemde bölge olarak tanımlandı. Ve 2001’de grup üyelerinden biyolog Curt Freese, Amerikan Çayır Koruma’yı kurmak için Montana yerlisi Sean Gerrity ile işbirliği yaptı.

Grubun hedefi, rayiç fiyat üzerinden “gönüllü satıcılardan” alınacak çiftlikler aracılığıyla, Missouri Nehri boyunca özel ya da kamuya ait otlaklardan oluşan 1,3 milyon hektarlık (13 bin kilometrekarelik) bir alanın birleştirilmesiydi ve bunun için de özel sektörden elde edilecek para kullanılacaktı. Bu topraklarda otlayan sığırlar uzaklaştırılacak, bölgeye 10 bin ya da üzeri sayıda bizon getirilecek, birleştirilen iç bölümlerdeki çitler kaldıracak, bölgenin endemik bitkileri yeniden canlandırılacak ve bölgenin kayıp yaban hayatının geri dönüp gelişebileceği koşullar yaratılacaktı. Bozkır biyoceşitliliği bolluk gerektirir, diyor Freese. “Büyük düşünmeniz lazım.”

Grup, geçen 19 yıllık süre içinde, özel sektörden 160 milyon dolarlık bağış topladı. Toplamda 42 bin hektarlık 30 arazi satın alındı; hemen bitişikteki 121 bin hektarı aşkın (gerek federal yönetim gerekse eyalet mülkiyetinde olan) arazi de otlak olarak kiralandı.

Bu arazilerin tamamı, stratejik bir biçimde, iki federal koruma alanının; 445 bin hektarlık Charles M. Russell Ulusal Yaban Hayatı Sığınağı ve 153 bin hektarlık Yukarı Missouri Nehri Kolları Ulusal Anıtı’nın hemen yakınlarında yer alıyor. “Sığınak ve anıtı, bir ağacın gövdesi gibi düşünün,” diyor Gerrity. “Civar arazileri satın alıp, gövdeye dallar ekleyerek ve nehir sistemleri ile otlakların arasındaki yaban hayatı geçişini zenginleştirerek ağacın gövde kalınlığını artırmaya çalışıyoruz.”

Bizonlar, restorasyon sürecinin ayrılmaz bir parçası. Ve APR şimdilerde üç arazisinde 800’ü aşkın bizon barındırıyor.

Gerrity, 202 bin hektarlık özel arazinin satın alınması ve sonrasında da sonsuz süreyle bağışlanması için gerekli maliyetin 500 milyon dolar civarında olacağı görüşünde; ki bu da, ömrü aşağı yukarı 20–30 yıl arasında olan bir futbol stadının yarı fiyatı kadar bir para anlamına geliyor. Yalnızca 2009–2017 yılları arası temel alındığında dahi, APR’yi çevreleyen yedi ilçede tarlaya dönüştürülen çayırlık alan miktarı 400 bin hektarı aşıyor.

“Türler sönüp gidiyor,” diyor Gerrity. “Habitat mahvoluyor. Ciddi ölçüde kapsamlı çalışmalar yapabilmek için gerçekten çok az zamanımız var; olsa olsa 20 ya da 30 yıl kadar. Sonrasında ise elimizdeki fırsatı kaçırmış olacağız. Bunun için tüm gücümüzle çalışıyoruz.” Bu çok cesur bir vizyon. Ayrıca oldukça çekişmeli de.

Orta Montana’da yağmur yağdığında toprak yollar bölge sakinlerinin “balçık” dedikleri, genellikle geçilmesi olanaksız kaygan ve yapışkan bir kil çamuru deryasına dönüşüyor. Neyse ki “balçık”, Leah LaTray’in kamyonetini derin tekerlek izleriyle dolu yoldan lastikleriyle çevreye çamur bulutları sıçratarak ilerlediği bu yolculuğumuz sırasında artık kurumak üzere olduğu günlerde. LaTray’in büyük–büyükbabası Mose LaTreille, 1870’lerde sığırlarıyla kuzey Montana’ya gelen Amerika Yerlisi–Fransız köklerine sahip bir kovboymuş. 47 yaşındaki LaTray’in omzuna kadar inen uzun, siyah bir saç örgüsü var. Ailesi, kendisi henüz küçük bir kız çocuğu iken çiftliğini kaybetmiş. LaTray 1990’larda Seattle’da mikrobiyoloji okumak üzere Montana’dan ayrılmış ve sonrasında da at eğitmeni olmak üzere Teksas’a gitmiş. “Geri dönmek 20 yılımı aldı,” diyor. “Ama sonunda yaptım.” Ailesinin elinde kalan yaklaşık 100 hektarlık araziyi satın almış. Şimdi partnerinin arazisinde sığır yetiştirerek geçimini sağlıyor. “Toprağınızı satarsanız, geleceğinizi satarsınız,” diyor.

APR’nin en yeni arazilerinden birinde, Missouri Nehri’nin güney yakasında, Charles M. Russel sığınağına komşu 18 bin 600 hektarlık Two Crow Çiftliği’nin sınırı boyunca kıvrılarak ilerliyoruz. Şoför koltuğunun yanında ben varım; Two Crow’un eski yöneticisi Danny Maag arka koltukta oturuyor. Henüz burada hiç bizon yok; yalnızca sığırlar var. Yanlarından geçtiğimiz sırada kafalarını kaldırıp bize şöyle bir bakıyorlar; APR’nin nehrin öte yakasındaki bizonlarıyla karşılaştırıldıklarında küçük ve uysal görünüyorlar.

Two Crow, nehrin bitişiğindeki Missouri tepeleri boyunca göz alabildiğine uzanıyor. Tepeler, sanki ovayı alıp da avcunuzun içinde sıkıştırmışsınız gibi üst üste bir görünüm sergiliyor. Burası engebeli bir bölge.

“Sana bir atın gözümü şişirdiği yeri gösterebilirim,” diyor Maag. “Neredeyse vurulduğum yeri de gösterebilirim.”

Bir bayıra kondurulmuş yıkık dökük bir çiftlik evinin yanından geçiyoruz. Bir söylenceye göre, bu evin sahibi çiftlik işlerine yardım etmesi için eski suçluları işe almış; ama koşulları öyle zorluymuş ki, bazıları orada yaşamak daha iyi diye hapishaneye geri dönmüş.

Lewis ve Clark’ın nehir boyunca keşif gezisine çıkmasından bu yana bu topraklarda yaşamını sürdüren birçok nesil oldu. Bölge sakinleri, APR çevresindeki yolların kenarında bulunan çitlere, üzerinde gün batımının önünde siluetleri görünen, kovboy giysileri içindeki bir baba ve oğul resminin bulunduğu afişler asmış: “Kovboy’u Kurtar, Amerikan Çayır Koruma’yı Durdur.” LaTray bu afişlerin birçoğunu kendisi asmış. “Bence Çayır Koruma’nın asıl hedefi bu bölgedeki insanları boşaltmak,” diyor. APR’nin, bölgenin ekolojik direncini geri kazandırma çabalarının, bölge insanlarının kültürel direncini tehdit ettiği kaygısını taşıyor. “Tehlike altında olan birçok şey var,” diyor.

ABD’de Kongre, 1862 yılında, üzerine bir ev inşa edip ekim yaparak araziyi geliştirebildikleri takdirde yerleşimcilere 65 hektarlık federal arazi tapusu veren bir İskan Yasası çıkardı. Ancak, 65 hektar bu kısa çimenli çayırlıklarda yeterli bir alan değildi. Dolayısıyla Kongre alan hakkını iki katına çıkardı. Sonrasında ise bu miktar besi hayvanları için bir kez daha ikiye katlanarak 259 hektara kadar yükseltildi. Günümüzde de birçok çiftçi geçinebilmek için binlerce hektara sahip olmak ve hatta civardaki kamu arazilerinin bir o kadarını da kiralamak zorunda. “Ana araziyi” aile içinde tutmak ise veraset konusunda Kral Lear’ı aratmayacak seçimler gerektirebiliyor. Çiftlikler büyük değilse, yok olmaya mahkûm. Bu bağlamda düşünüldüğünde de, bir arazinin korumaya ayrılması, çiftlik sahibi ailelerin buradaki varlıklarını büyütemeyeceği anlamına geliyor. Ailesi, LaTray’in arazisinin karşı tarafında, Missouri Nehri’nin diğer yakasında, Philips İlçesi’ndeki anti–APR hareketine dahil olan çiftlik sahibi Craig French, “Bu beni su, rüzgâr, kuraklık ya da artan fiyatlardan daha fazla endişelendiriyor,” diyor.

Wayne French (önde) APR arazisinin kuzeyinde, Malta (Montana) yakınlarında yapılan bir damgalama sırasında. Damgalama işlemleri ortaklaşa yapılıyor. Bölge sakinleri çiftlikten çiftliğe gezerek komşuların sığırlarını toplayıp damgalıyor. “Eğer 130 kilometre içindeyseniz,” diyor çiftlik sahibi Jesse Blunt, “komşusunuz demektir.”

French’le bu konuşmayı, bulutlu bir sabahta, APR’nin hemen kuzeyindeki otlakta, ailesi ve diğer komşularının dört nesildir buzağıları damgalamak için kullandıkları ağılda yapıyoruz. Ataları bu yakınlara bir asrı aşkın süre önce yerleşmiş; çiftin 24 bin hektarlık kamu–özel karışımı arazilerinde yetiştirdikleri bini aşkın sığırı var.

Burada damgalama işlemi, ailelerin birbirlerine yardımcı olmak için çiftlikten çiftliğe gezerek işbirliği yaptıkları karmaşık bir süreç. Sığırlar ağıla sokulana dek insanlara kamyonetlerin arkasına serilmiş soğuk içecekler ve saklama kaplarına koyulmuş unlu mamuller dağıtılıyor.

Sonra da işe koyuluyorlar: Gözü dönmüş buzağılar sitemkâr sitemkâr bağrışırken onları sıralıyor,  boyunlarına kement atıp sürüklüyor, güreşerek damgalıyor, aşılayıp kısırlaştırıyorlar. Dünyanın bu yüzünü genellikle haşin bireysellikle bağdaştırıyoruz; ama gönüllülük esasına dayanan, bir zaman ve çaba alışverişi olan damgalama işlemleri kayda değer ölçüde topluluk yanlısı ritüeller.

“Komşularımızla her zaman aynı fikirde olmayabiliriz,” diyor Craig’in eşi Conni. “Ama birbirimize her zaman yardım ediyoruz.”

Devamını National Geographic Türkiye’nin Ocak sayısında okuyabilirsiniz.

Önceki İçerikDinginlik Arayışı
Sonraki İçerikGüzellikte Son Nokta

Popüler Makaleler

Silahınızı Seçin

Çifttoynaklılar uzamış dişlere, çatallı ve normal boynuzlarına nasıl sahip oldu? Hayvanlar âlemi pençeler, çeneler, iğneler ve dikenlerle dolu tehlikeli bir yer. Ama...

Kaygan Zeminde Yürümek

Kuzey Kutbu’nun buzulları giderek küçülüyor. Peki bu gidişin gezegenimiz üzerindeki yansımaları nasıl olacak? Kuzey Buz Denizi’ni kaplayan buz, haritalarda gösterildiği gibi kesintisiz beyaz...

Dağdaki Keder

Everest Dağı’nda 16 tırmanış emekçisinin ölümüne yol açan çığ felaketi nasıl gelişti ve dağdaki yaşamı sonsuza kadar nasıl değiştirdi? Dünyanın en yüksek dağının en kara...