Sandy Irvine ile dağcı yoldaşı George Mallory, yüz yıl kadar önce, Everest’in yüksek sırtlarından birinde sırra kadem bastı. Bu ikili, Edmund Hillary ile Tenzing Norgay’ın dünyanın en yüksek zirvesine çıkan ilk kişiler unvanı almasından 29 yıl önce zirveye ulaşmış mıydı? Makalenin yazarı ile ekibi, Irvine’ın bedenini –ve dağın tarihini yeniden yazabilecek fotoğraf makinesini– bulmak üzere onun ayak izlerini sürüyor.

Yazı: Mark Synnott
Fotoğraflar: Renan Öztürk

“Vazgeç,” diyor. “Çok yorgunsun. Değmez.”

Rehberimiz ve keşif liderimiz Jamie McGuinness, içeri çökmüş kanlı gözlerini üzerime dikmiş bakıyor. Oksijen maskesini ve güneş gözlüklerini çıkarmış. Çenesini birkaç günlük kirli bir sakal kaplıyor. Teni ölü gibi solgun.

Everest’in Kuzeydoğu Sırtı’nda –Nepal’deki kalabalıkların uzağında, Çin tarafında– 8440 metrede bir kaya yığını üzerinde oturuyoruz. Yüz metre aşağımızda, dağcılığın en büyük gizemlerinden birini çözebilecek GPS noktası var. Yakın tarihli bir araştırma, efsanevi İngiliz kâşif Andrew “Sandy” Irvine’ın düştüğüne ve bu noktada yatıyor olabileceğine işaret ediyor. Peki ama bedeni hâlâ orada mı?

Yüz yıl  kadar önce, Irvine ile tırmanış yoldaşı George Mallory bu sırttan aşağı indikleri sırada sırra kadem bastılar. O tarihten bu yana tüm dünya, Edmund Hillary ile Tenzing Norgay’ın Everest zirvesine ayak basan ilk kişiler olarak kabul görmesinin 29 yıl öncesinde, o gün, bu ikiliden birinin ya da her ikisinin de zirveye ulaşıp ulaşmadığını merak ediyor. Irvine’ın yanında Vest Pocket Kodak fotoğraf makinesi taşıdığı düşünülüyor. Eğer bu fotoğraf makinesi bulunursa ve içinde zirvede çekilmiş fotoğraflar varsa, dünyanın en yüksek zirvesinin tarihi yeniden yazılabilir. 

Doğu Rongbuk Buzulu’ndaki kayalık Miracle (Mucize) Dağyolu’nu ince bir kar tabakası kapladığı sırada, bir grup dağcı (fotoğrafta, sağ alt köşede) bıçak gibi sivri buz çıkıntılarının yanından geçerek Ana Kamp ile İleri Ana Kamp arasındaki 20 kilometrelik yolu alıyor.

Etrafımdaki coğrafyaya göz gezdiriyorum. Yellow Band (Sarı Kuşak) olarak bilinen açık renk bir kayanın bulunduğu alanda, kar ve kaya parçaları ile dolu çıkıntılar arasına sıkışmış bir dizi kısa ve dik kayalık göze çarpıyor. Dört bin metre aşağıda Tibet Platosu’nun çorak ovası serap gibi parlıyor.

Son 48 saattir çok az uyku uyudum, güçsüzüm ve irtifa nedeniyle midem bulanıyor. 6400 metredeki İleri Ana Kamp’tan üç gün önce ayrıldığımızdan bu yana ancak birkaç yudum denilebilecek miktarda dondurularak kurutulmuş köri, bir avuç kaju ve bir de Everest’in tepesinde daha sonra geri çıkardığım bir lokma gofret yedim. O kadar yorgunum ki, oksijen yoksunu beynim uzanıp gözlerimi kapamam için yalvarıyor. Ancak geriye kalan bir parça netlik ve idrak kalıntısı, bunu yapmam halinde bir daha hiç uyanmayabileceğimin farkında.

Üstten birkaç küçük taş yuvarlanıyor. Başımı yukarı çevirince fotoğrafçı Renan Öztürk’ün sırttan aşağı bize doğru indiğini görüyorum. Birkaç saat önce ayak bastığımız zirveye uzanan göbek bağımız sayılan sabitlenmiş ince mor ipe kolunu dolamış. Patinaj yaparak durup yanıma çöküyor.

Ona dönüyorum. “Ne diyorsun?”

Hemen yanıtlamıyor, göğsü körük gibi inip kalkıyor. En sonunda nefesini toplayınca oksijen maskesinin arkasından boğuk sesini duyuyorum. “Dene bence.”

Başımla onaylayarak emniyetimi sabit hattan çıkarıyor ve eğimli kaya çıkıntıda dengesiz birkaç adım atıyorum. İpten ayrıldığım anda Lhakpa Şerpa bağırıyor: “Hayır, hayır, hayır!” 

El sallıyorum. “Bir şeye bakmam gerekiyor. Çok uzağa gitmiyorum.”

Beni vazgeçirmeye çalışıyor. “Çok tehlikeli, çok tehlikeli!”

Everest zirvesine birkaç kez tırmanmış bir dağcı ve rehber olarak, çarşakta kötü bir kayış sonucu 2 bin metre aşağıdaki Rongbuk Buzulu’na düşebileceğimi biliyor. Bir yanım ona hak vererek vazgeçmek istiyor. Profesyonel rehber olarak geçirdiğim dönem de dahil olmak üzere, dünyanın dört bir yanında onlarca yıllık dağcılık deneyiminin ardından, nesnel riskin çok yüksek olduğu anlarda çizgiyi asla aşmayacağıma dair kendi kendime söz vermiştim. Ne de olsa evde çok sevdiğim bir ailem var.

Ancak şu anda McGuinness’i, Lhakpa’yı ve kendi kendime verdiğim sözü hiçe sayıyorum. Irvine’ın kayıplara karışmasının gizemi çok güçlü.

Mallory ile Irvine’ın Everest’e çıkan ilk kişiler olabileceği teorisini çoktandır biliyorum. 

Irvine’ı bulma tutkum ise iki yıl önce, kuzey New Hampshire’da, White Dağları’nda bulunan evime birkaç kilometre mesafede oturan Everest deneyimi yaşamış arkadaşım Thom Pollard’ın verdiği bir konferansa katılmamın ardından başladı. Konferanstan birkaç gün sonra beni aradı. 

“Onu bulabileceğini düşünmüyorsun herhalde değil mi?” diye sordum. Kahkahayı bastı. “Ya elimde bugüne kadar hiç kimsenin bilmediği önemli bir bilgi varsa?”

“Ne gibi?” diye karşılık verdim sorusuna. Birkaç saniye kadar duraksadı: “Bedenin tam olarak bulunduğu yer gibi.”

Dünyanın Çatısı, 200’ü aşkın kişinin yarım kilometrelik bir buzultaşın üzerine yayıldığı İleri Ana Kamp’tan bakıldığında Samanyolu kadar uzaklarda görünüyor. En sağdaki en yüksek zirve, Kuzey Col’un karlı sırtının (sağda) ardında zar zor seçiliyor.

Pollard’ın kameraman olarak katıldığı 1999’daki Mallory ve Irvine Araştırma Keşfi’nde Amerikalı dağcı Conrad Anker, ancak birkaç dağcının cüret ettiği Everest’in kuzey sırtındaki bu kesiminde George Mallory’nin cansız bedenini bulmuştu. Mallory, sanki yaş betona yatırılmışçasına çakıl taşlarının içine yüzükoyun kaynamıştı. 

Mallory’nin açıkta kalan sırtının bozulmamış derisi o kadar temiz ve beyazdı ki, mermer heykel gibi duruyordu. Beline düğümlenmiş ipin göğsünde bıraktığı izler, Mallory’nin bir noktada olasılıkla boşlukta sallanarak sert bir şekilde düştüğüne dair ipucu niteliği taşıyordu. Beni en çok etkileyen şey, botunun bittiği yerden kırılmış olan sağ bacağının üzerine adeta korumak istermiş gibi sol bacağını atmış olmasıydı. Başına ne geldiği bilinmiyor ama yaşamının son bulduğu noktada, kısa bir süre için bile olsa, hayatta kalmış olduğu anlaşılıyor.

Anker ve beraberindeki araştırmacılar ilk önce bedenin Sandy Irvine’a ait olduğunu düşünmüşlerdi. Çünkü kayıplara karışmalarından on yıl kadar sonra Irvine’ın buz kazmasının bulunduğu sırtın neredeyse tam altında yatıyordu. Mallory düşüş sırasında Irvine’a bağlı mıydı? Bağlı idiyse ip nasıl kesilmişti ve Irvine neden bu civarda bulunamamıştı? 

Farklı ayrıntılar farklı soruları gündeme getiriyor. Mallory’nin yeşil camlı gözlükleri cebindeydi. Gözlüklere ihtiyacı olmadığı gece vakti aşağı indiği anlamına mı geliyordu bu? Saati bir ile iki arasında durmuştu ama gündüz müydü mü yoksa gece mi? Mallory zirveye ulaşması hâlinde karısının fotoğrafını orada bırakacağını açıklamıştı. Üzerinden fotoğraf çıkmamıştı.

Fotoğraf makinesinin izine de rastlanmamış olması, Everest tarihçilerinin makineyi Irvine’ın taşıdığı sonucunu çıkarmasına neden olmuştu. Daha iyi fotoğraf çektiği düşünüldüğünde bu anlamlı geliyor. Ayrıca İngiliz kamuoyunun, az tanınmış yoldaşı yerine, kıymetli Galahad’larının –Mallory’ye hayranlarının taktığı isim– fotoğraflarını görmek isteyeceğini biliyor olmalıydı.

İkiliyi en son gören kişi, 8 Haziran 1924’te 8000 metre civarında durarak zirveye göz atan Noel Odell olmuştu. Pamuk gibi kalın bir örtü zirveyi gözlerden gizliyordu ama saat 12.50 civarında girdap yapan bulutların bir anlığına da olsa dağıldığını ve doruğa 250 metrelik mesafede yukarı doğru “hızla tırmanan” Mallory ile Irvine’ı ortaya çıkardığını söylemişti Odell.

“Gözlerim, küçük bir kar tepeciğinin önünde siluet olarak görülen ufak siyah noktaya odaklandı,” diye yazmıştı 14 Haziran’daki mesajına. “Sonra ilki büyük düzlüğe yaklaştı ve kısa bir süre sonra zirvede belirdi; ikincisi de aynı şeyi yaptı. Çok geçmeden, tüm bu büyüleyici görüntü yeniden bulutlar tarafından kuşatılarak gözden kayboldu.”

Bugüne kadar Everest’e tırmanma fikrine hep karşı koydum. İsteğimi kıran şey kalabalıklar, bu dağda hiç işi olmayan acemi çaylaklar ve etnik Şerpalardan oluşan tırmanış destek ekibine yüklediğimiz riskti. Herkesin egosunu omuzlarında taşıyan Şerpalar, Qomolangma –dağın Tibet dilindeki adı– fırtınalar, depremler ve çığlarla öfkesini gösterdiğinde bedelini yaşamlarıyla ödüyorlar.

Pollard’ın dağa olan tutkusunu hiç anlamamamın nedenlerinden biri de buydu. Ancak konferansından sonraki aylarda muhabbeti sürdürdüğümüzde, Mallory ile Irvine’ın öyküsü bende giderek daha büyük bir merak uyandırmaya başladı. Sohbetlerimizden birinde Pollard kırk yıldır bu gizemi çözmeye çalışan 79 yaşındaki girişimci, mucit, yazar ve Everest hayranı Tom Holzel’dan söz etti. 

Kampları müşterileri için daha konforlu kılmayı amaçlayan Şerpalar ve tırmanışa katılan diğer destek üyeleri, Kuzey Col’un dik yamacına yatak ve sünger minder taşıyor. Çadır, oksijen tüpü, ocak, yiyecek ve yakıt dahil her şeyin İleri Ana Kamp’ın yukarısına taşınması gerekiyor. “Gerçek şu ki Everest’teki tüm girişimlerin ağırlığını Şerpalar sırtlarında taşıyor,” diyor yazar Mark Synnott.

Holzel, ünlü Everest tarihçisi Audrey Salkeld ile birlikte Mallory ile Irvine’ı aramak üzere 1986’da ilk ekspedisyonu gerçekleştirmişti. Ama o sonbahar görülen sıradışı yoğun kar yağışı, ekibin dağın Çin tarafında yeterince yükseğe çıkmasını engellemişti. Hava koşulları daha iyi olsaydı, Holzel’ın hedeflediği noktadan 35 metre uzakta daha sonra bulunan Mallory’nin bedenine ulaşanlar belki de onlar olacaktı. 

Bundan sonraki düşüncesi, Çinli bir dağcının Irvine’ın cesedini gördüğünü öne sürdüğü noktanın tam yerini saptamak olmuştu ve bunun için National Geographic desteğiyle kâşif Bradford Washburn liderliğinde yapılan Everest haritalandırma projesi sırasında çekilen bir hava fotoğrafını kullanmıştı. Xu Jing, Everest’in kuzey tarafından Mayıs 1960’ta ilk tırmanışlarını gerçekleştiren Çin keşif ekibinin başkan yardımcısıydı. Xu’nun söylediğine göre, zirve denemesinden vazgeçtikten sonra aşağı inmek için Yellow Band’den geçen bir kestirme yola saptığında, 8300 metre civarında küçük bir yarıkta yaşamını uzun yıllar önce yitirmiş birinin bedenine rastlamıştı. O dönemde, Everest’in kuzey tarafında bu yükseklikte Mallory ile Irvine dışında ölen kimse yoktu. Mallory’nin cesedi, Xu’nun açıklamayı yaptığı 2001’den önce dağın daha aşağı kesiminde bulunmuştu.

Aralık 2018’de Pollard ile birlikte, Litchfield’daki (Connecticut) evinde Holzel’ı ziyaret ettiğimizde, Washburn’ün çektiği fotoğrafın 2,5 metre büyütülmüş hâli üzerinde Xu’nun kestirme yolu olabilecek tek anlamlı rotayı bize gösterdi. Eleme yöntemi ve coğrafi özelliklerin ayrıntılı analizi sonucunda, Irvine’ın cesedinin bulunduğu yer olduğuna inandığı bir yarığa odaklanmış ve bu noktanın enlem ve boylamını belirlemişti.

Dev fotoğraftaki kırmızı daireye işaret ettim. “Orada olma ihtimali ne kadar?”

“Orada olmaması diye bir şey yok,” dedi Holzel.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Temmuz sayısında okuyabilirsiniz.