Denizde Kriz

BENZER MAKALELER

Deniz kuşları yıkıcı kayıplar yaşıyor. Onları kurtarabilmek içinse öncelikle haklarında daha çok şey öğrenmemiz gerekiyor. […]

Yaşamının çoğunu okyanus açıklarında geçiren, boyu sığırcık kadar bile olmayan sıska, kül renkli bir kuş hayal edin.

Küçük Kaliforniya fırtınakırlangıcı –ağırlığı 40 gramı bulmayan sıcakkanlı bir hayvan– soğuk suda, üstelik her türlü hava koşulunda, dalgaların arasında küçük balıklar ve okyanus omurgasızları arıyor. Bacakları sarkık hâlde kanat çırparken ayak uçları su yüzeyini sıyıran bu kuş, suyun üzerinde yürür gibi ilerliyor.

Fırtınakuşugiller dünyanın en kalabalık ve yaygın kuşları arasında olsa da, küçük Kaliforniya fırtınakırlangıcı nadir bir tür ve yalnızca Kaliforniya sularında varlık gösteriyor. Denizdeyken evlerindeymiş gibi rahatlar ama tüm kuşlar gibi onların da yumurtlamak ve yavrularını büyütmek için karaya çıkmaları gerekiyor. Bu iş için de doğası bozulmamış adaları tercih ediyorlar. Yırtıcıların dikkatini çekmemek için yerin altına, kayalardaki yarık ve oyuklara yuva yapıyor ve yuvalarına yalnızca gece saatlerinde gelip gidiyorlar.

Farallon Adaları Ulusal Koruma Alanı, San Francisco’da, Golden Gate Köprüsü’nün 50 kilometre batısında yer alıyor. Yerel bir sanatçı kolektifi ana adadaki eski binaların kalıntılarından alınan iri beton parçalarıyla burada derme çatma bir iglo inşa etmiş. Yapının küçük kapısından, pleksiglas kaplı küçük kovuğa girilebiliyor. Eğer bir yaz gecesi içeri girer ve kırmızı ışık tutarsanız (beyaz ışığa kıyasla kuşları daha az rahatsız ediyor), bir yarığın dibinde yumurtasının üzerinde sabırla oturan bir küçük Kaliforniya fırtınakırlangıcıyla karşılaşabilirsiniz. Hatta gizlenmiş komşularından birinin, kayaların arasından yükselen yumuşak, nağmeli mırıltılarla dolu gece şarkısını duyabilirsiniz. Sanki başka bir dünyadan gelen bir sestir bu: Gezegenimizin üçte ikisine yayıldıkları hâlde bizlere pek görünmeyen deniz kuşlarına ait bir dünyanın sesi.

Deniz kuşları yakın dönemlere kadar bu görünmezliğin avantajını sürüyordu. Ancak istilacı yırtıcılar ve ticari balıkçılığın varlıklarını tehdit ettiği günümüzde, insanlar tarafından korunmaya ihtiyaçları var; ne var ki, göremediğimiz hayvanları umursamak pek de kolay olmuyor.


Balıkçı tekneleri deniz kuşlarına ziyafet sunuyor, ama 2017’de Güney Afrika Cumhuriyeti kıyılarının açıklarında orkinos avlayan paraketa teknelerine yakalanan bu albatroslar ve beyaz gıdılı fırtınakuşları (dış çeperdeki siyah kuşlar) için ölümcül de olabiliyorlar. Sürdürülebilir balıkçılık uygulamaları sayesinde, Güney Afrika Cumhuriyeti kıyıları açıklarındaki yıllık hedef dışı av sayısı artık yüzlerle ifade edilecek kadar azalmış. Ancak dünya genelinde, yalnızca paraketalar bile 300 binden fazla deniz kuşunun ölümüne neden oluyor.

Günümüzde Farallonlar deniz kuşlarının her yerde ve çok sayıda olduğu bir geçmişe açılan küçük bir pencere. Haziran 2017’de ana adayı ziyaret ettiğimde koruma alanına yarım milyondan fazla kuş yuvalamıştı. Koyu mavi sularla çevrili dik yamaçlarda ve bitki örtüsünün seyrek olduğu düzlüklerde denizpapağanları, alkler, karabataklar, minik tombul dumanlı alkler, tuhaf boynuzlarıyla boynuz gagalı alkler ve bana sorarsanız haddinden fazla sayıda Batı Amerika martısı vardı. Martı yavruları yumurtalarından çıkıyordu ve kulak tırmalayan çığlıklar atarak feci kokan dışkılarıyla davetsiz misafirleri bombalamak üzere havaya sıçrayan anne–babalarını kızdırmadan yürümeye olanak yoktu.

Farallonlar’daki yaban hayatının gözlemlenmesinde ABD Balık ve Yaban Hayatı İdaresi’ne yardım eden koruma grubu Point Blue’da çalışan biyolog Pete Warzybok, bir sabah beni dev bir alk topluluğuna bakan, kontrplaktan yapılma, gizlenmiş bir gözlem yerine götürdü. Siyah–beyaz renklerde 20 bin civarında kuş, dalgaların dövdüğü uçurumlarda son bulan eğimli, kayalık bir kıyı okunu kaplamış. Sivri gagalara ve pengueni andıran bir görünüşe sahip alkler, 150 santimetrekareye kadar inebilen küçücük alanlarda, dip dibe girmişti. Ya kuluçkaya yatmışlardı, ya da yavrularının başında duruyorlardı. Tüm koloni sessiz ama hummalı bir faaliyet içindeydi sanki. Ara sıra dostane bağırtılar kopuyor, tehditkâr martılar ise kahvaltı fırsatı bulurlarsa kaçırmamak üzere etrafta salınıp duruyor ve bazen yere biçimsizce konan ya da havalanmak için debelenen bir alkle bir diğeri arasında bir itiş kakış yaşanıyordu. Ama didişmeler nasıl başladıysa yine öyle, bir anda bitiveriyor ve kuşlar hiçbir şey olmamış gibi tımarlanmaya kaldıkları yerden devam ediyordu. “Alklerin işi gücü alklik işte,” diyor Warzybok. “En zeki kuşlar oldukları söylenemez.”

Alklerin işi gücü kendilerini adamak. Boşandıkları da olmuyor değil, ama eşleriyle güçlü bağlar kuruyor, her yıl kendilerine ev belledikleri aynı ufacık alana gelip bir yavru yetiştirerek 30 yıl ya da daha uzun bir süre yaşayabiliyorlar. Anne ve baba kuluçka görevlerini eşit biçimde paylaşıyor; biri kolonide kalırken diğeri hamsi, yavru iskorpit ya da ne bulursa onu yakalamak için okyanus üzerinde dolanıp suya dalıyor. Kuşlardan biri uzun bir yiyecek arama seferinden döndüğünde bile, geride kalan –iyice acıkmış ve etrafını guano (kuş gübresi) sarmış olan– ebeveyn, yumurtayı terk etmekte çekimser kalabiliyor. “Yumurtaları yoksa bile,” diyor Warzybok, “bir taşın ya da bir parça bitkinin üzerinde kuluçkaya yatıyorlar. Çatlamamış yumurtanın üstüne balık bırakıp onu beslemeye çalışıyorlar. Hiç pes etmiyorlar. Ölü bir yumurtanın üstünde 75–80 gün duruyorlar.”


Subantarktik bölgedeki Marion Adası’nda, kafa derisi yüzülmüş bu boz başlı albatros yavrusu, istilacı türlerin deniz kuşları için yarattığı tehlikeyi tüyler ürpertici biçimde gözler önüne seriyor. 200 yıl önce insanlarla birlikte adaya gelen fareler, tam olarak anlaşılamayan nedenlerle, geceleri kuşları yemeye başlamış. Bu yeni tehlike karşısında duymaları gereken içgüdüsel korkudan yoksun olan kuşlar, fareler etlerini didiklerken, dayanacak güçleri kalmayıncaya kadar öylece oturuyor.


Alk yavruları üç haftalık olmadan, yani henüz uçmak ya da dalmak için çok küçükken suyun yolunu tutuyor. Babaları da onlarla gidiyor ve aylarca yanlarında kalarak, yumurtlayabilmek için bir dolu kalori harcayan ve kendini toparlamaya çalışan annenin yanlarında olmadığı bu süre boyunca yavruları besliyor ve onlara balık yakalamayı öğretiyor. Anne–babalığa kendilerini adamanın ve eşit iş bölümünün karşılığını da alıyorlar. Farallon alklerinin genellikle yüzde 70’in üzerine çıkan üreme oranı oldukça yüksek ve Kuzey Amerika’da yavrulayan deniz kuşlarının en yaygın olanları arasındalar. Warzybok’la ziyaret ettiğimiz koloni de devasa olmasına karşın, aslında bu adalardaki alklerin yüzde 5’ini bile barındırmıyor.

Günümüzün alk popülasyonu, şimdilik mutlu sonla biten uzun ve acılı bir öyküyü yansıtıyor. İki yüzyıl önce, Farallonlar’da üç milyon alk yavruluyordu. 1849’da Altına Hücum nedeniyle San Francisco hızla gelişmeye başlayınca adalar, tavukçuluk endüstrisine sahip olmayan bu kent için cazip bir hedef hâline geldi. 1851’e gelindiğinde Farallone Yumurta Şirketi, fırın ve restoranlara satmak üzere yılda yarım milyon alk yumurtası topluyordu. Yumurtacılar baharda teknelerle gelerek kuluçkalardaki mevcut yumurtaları eziyor, sonra da yeni bırakılan her yumurtayı topluyordu. İzleyen 50 yıl içinde Farallonlar’da en az 14 milyon alk yumurtası toplandı.

1910’a gelindiğinde ana adada 20 binden az alk kalmıştı. Yumurtacılığın sona ermesinden sonra da bu kez adadaki deniz fenerinin bekçileri tarafından getirilen kedi köpeğe yem oldular. San Francisco Körfezi’ne giren teknelerin tanklarından sızan petrol de çok sayıda kuşun ölümüne neden oldu. Alk popülasyonu, 1969’da ana adanın federal yaban hayatı koruma alanı ilan edilmesine kadar zaten pek toparlanamamıştı. Ve sonra, 1980’lerin başında popülasyon bir kez daha hızla düştü.

Bu defa sorun, galsama ağı denen ve ne var ne yoksa toplayan balıkçılık yöntemiydi. Okyanus yüzeyinde sürüklenen bu koca ağ, yalnızca hedeflenen balıkları değil, muturları, su samurlarını, denizkaplumbağaları ve dalıcı deniz kuşlarını da süpürüp alıyor. Bugün tüm dünyada yılda en az 400 bin deniz kuşu galsama ağlarında can veriyor.

1980’lerin ortalarından başlayarak, Kaliforniya dahil birçok ABD eyaleti ekolojik felaketin farkına vardı ve galsama ağlarına katı kısıtlamalar ve hatta büsbütün yasak getirdi. Ve böylece Farallonlar’da deniz kuşu sayısı hızla yükseldi. Galsama tehlikesi ortadan kalkınca bildikleri gibi yaşama özgürlüğünü geri kazanan alkler, son 15 yılda popülasyonlarını dörde katladı. Artık Farallonlar’da yaşamlarını sürdürmelerini engelleyebilecek yegâne tehlike, iklim değişikliği ya da aşırı avlanma nedeniyle besin kaynaklarının olumsuz etkilenmesi.

Pete Warzybok, gözlem yerine tünemiş, araştırmasında gözlemlediği alklerin yuvalarına taşıdıkları balık türlerini not ediyor. Okyanusun nimetlerini deniz kuşlarıyla paylaşmaları istenen balıkçılar için alkleri koruma gerekliliği yalnızca etik bir konu değil. Warzybok’ın incelediği kuşlar, canlı birer araştırma drone’u gibi havadan balık izleme cihazı işlevini görüyor. Okyanusun binlerce kilometrekaresini didik didik ediyorlar ve yiyeceğin yerini belirleme konusunda uzmanlar. Warzybok yalnızca dürbün ve defter kullanarak güncel hamsi ve iskorpit popülasyonları hakkında Kaliforniya’da balıkçılık işi yürütenlerin teknelerindeyken edinebildiklerinden çok daha fazla veriyi, çok daha az maliyetle elde edebiliyor.

Farallon alkleri diğerlerinden daha şanslı. Dünya geneli düşünüldüğünde, diğer yerlerdeki deniz kuşlarının toplam popülasyonunun son 60 yılda yüzde 70 oranında azaldığı tahmin ediliyor. Bu rakam aslında göründüğünden daha kötü, çünkü orantısız sayıda deniz kuşu türü tükenme riski yaşıyor. Dünyadaki 360 deniz kuşu içinde, kıyaslama yapılabilecek diğer tüm kuş gruplarından daha yüksek oranda türün statüsü tehlikede ya da tehdit altında olarak belirlenmiş. Deniz kuşları, gözlerden uzak, ürkütücü adalarda yavruluyor ve yaşamlarının çoğunu insanın barınamayacağı sularda geçiriyor. Günün birinde tümden yok olsalar, acaba kaçımız fark ederdik?

Güney Atlantik’te genç bir albatros hayal edin. Rüzgârı takip ederek üç metre kanat açıklığıyla süzülerek günde 800 kilometreyi kat ediyor ve burnuyla su yüzeyine yakın olan balık, mürekkepbalığı ya da kabukluların kokusunu almaya çalışıyor. Çoğu zaman yiyecek bulmak için en uygun yol, derin su balıkçılığı yapan bir teknenin peşine takılmak. Albatros, trol ağlı bir teknenin etrafında daireler çizerken bir gözüyle de güverteden suya atılan balık kalıntıları için boğuşan daha küçük deniz kuşlarının hay huyunu izliyor. İtiş kakışın ortasına daldığında cüssesinin avantajını kullanıyor: Kocaman bir gagası ve “Ben bir devim!” diye bağıran bir kanat açıklığı var. Diğer kuşlar kaçışıyor ama albatros suya değdiği anda işler fena hâlde sarpa sarıyor. Sonuna kadar açılmış kanatları trol ağının halatına dolanıyor ve ağ onu aşağıya sürükleyerek hızla derinlere çekiyor. Olanları kimse görmüyor. Bu soğuk, dalgalı sularda trol teknesinin tayfası dışında hiç kimse yok. Tayfanın olan bitene bakacak zamanı olsa da fark etmezdi; kuş, göz açıp kapayıncaya kadar yok olacak ve ölü bedeni tekne ilerleyinceye dek yüzeye çıkmayacak.

Her yıl binlerce albatros, trol tekneleri tarafından gözlerden uzak bir şekilde öldürülüyor. Onbinlerce albatros ile çok daha fazla sayıda fırtınakuşu ve yelkovan da paraketa teknelerinin kancalarına takılarak can veriyor. Balıkçıların elinde kazara ölmek, deniz kuşlarını tehdit eden en acıklı iki durumdan biri; üstelik bu, mücadele edilmesi zor bir konu. Çünkü derin su balıkçılığı tekneleri genellikle ciddi bir maddi baskı altında çalışıyor ve pek denetlenmiyor. Çok az ülke, balıkçı teknelerinin hedef dışı yakaladığı deniz kuşlarına ilişkin bir yönetmeliğe sahip.

Bu az sayıda ülkeden biri olan Güney Afrika Cumhuriyeti’nde, paraketayla orkinos avlayan bir teknede, başarılı kaptan Deon Van Antwerpen ile tanışıyorum. Cape Town’da küçük bir limandayız ve BirdLife Güney Afrika şubesinin deniz kuşlarını koruma programını yöneten biyolog Ross Wanless da yanımda. Van Antwerpen, hoşnutsuz bir ifadeyle teknesinin arka tarafındaki bir sepette duran soluk yeşil renkli paraketa ağırlıklarını gösteriyor. “Bunlardan 3 bin tanesini kaybettik,” diyor.

Paraketa balıkçılığının albatrosları öldürme şekli trol balıkçılığından farklı. Kendilerinden daha küçük bir deniz kuşu suya dalıp ucunda yem olan bir kancayı yüzeye çıkarıyor ve yemi kancadan almaya çalışıyor. Sonra bir albatros gelip işe burnunu sokuyor, yemi olduğu gibi yutup kancaya takılıyor ve batarak boğuluyor. Bu işin çözümlerinden biri paraketaya ağırlık takarak yemli kancanın kuşun erişemeyeceği bir hızla batmasını sağlamak. Ancak elli kiloluk bir orkinosu çekerken ip kopup geri sekerse, bu çıplak metal kurşun mürettebattan birinin alnına mermi gibi saplanabilir. BirdLife, gevşekçe bağlanmış fosforlu plastik kılıfı olan kurşunları öneriyor (ışık balıkları çeker), Van Antwerpen da teknesinde bunları denemeye epey hevesliymiş. “Yakaladığım her kuş, yakalayamadığım bir balık demek aslında,” diyor Wanless’a. “Ama yönetmeliği uygulanabilir tutmanız gerek. Yoksa bizimkilerin çoğu yönetmeliğe aldırmadan iş yapar.”

Devamını National Geographic Türkiye’nin Temmuz 2018 sayısında okuyabilirsiniz.

Önceki İçerikGecenin Kanatları
Sonraki İçerikLatinleşen Amerika

Popüler Makaleler

Unutulmuş Kaleler

Fujian'ın muhteşem kabile evleri "Yeni Çin"de sakinlerini –ve işlevini– yitirdi...  Tulou sayıyorum. Her şey bir oyun gibi başlıyor. Hareket halinde bir aracın camından bakarak...

Kadınların Tarihi Şikâyeti

Osmanlı'nın ilk kadın hareketlerinin dile getirdiği memnuniyetsizlikler, bugün bize şaşkınlık verecek kadar tanıdık. Fransız Devrimi dendiğinde, elinde dalgalanan Fransız bayrağıyla, açık göğsüyle mücadeleyi...

Star Wars’tan İlham Alan Gerçek Bilim

Darth Vader'ın nefes alışından Tatooine'in çift güneşine, ilhamını Star Wars evreninden alan akademik araştırmalara bir göz attık. Yazı: Michael Greshko Çok az kişi film serisinden ilham...