Fotoğraflar protestoların karmaşıklığını gösterebiliyor ya da eski yalanların sürdürülmesini sağlayabiliyor.

Yazı: John Edwin Mason
Fotoğraf: Ira L. Black/Corbis/Getty Images

Geçtiğimiz hafta bir sabah gördüğüm fotoğraf beni çılgına döndürdü. Bu şekilde söylemem biraz tuhaf kaçabilir, ancak hissettiğim şey tam olarak buydu. Beni sinirlendiren fotoğrafın kendisi değildi. Kullanılma şekli ve verdiği mesajdı. Bir fotoğraf gerçekleri gösterirken içinde müthiş bir yalanı barındırabilir. Bazen bu yalanlar benim gibi insanlar hakkındadır.

Silahsız, kelepçeli bir siyahi olan George Floyd’un Minneapolisli beyaz polis memuru Derek Chauvin tarafından kahredici biçimde kamuya açık bir alanda öldürülmesinin ardından protestolar patlak verdi. Olayların dördüncü sabahı, bir gazetenin internet sitesine girdim ve kendimi en kötüsüne hazırladım. Artık hepimizin bildiği üzere, Chauvin’in, yere yatırdığı Floyd’u boğarak öldürdüğünü gösteren video hem sosyal medya hem de ana akım medyada kapsamlıca paylaşılmıştı. Cinayete karşı protestolar Minneapolis’te başladı ve ülke çapında hızla yayıldı.

Floyd’un ölümü, polis tarafından halka açık bir gösteri hâlinde amansızca öldürülen silahsız Afroamerikanların son halkasıydı elbette. Bu cinayetlerin her biri ve onların akıllı telefonlarımız ile bilgisayar ekranlarımızın sanal boşluğunda canlanan görüntüleri insanı fiziksel olarak yoruyor. Ve duygusal olarak da kahredici birer çekiç darbesi gibi bir etki yaratıyor. Birçok Afroamerikan gibi ben de biliyorum ki, Amerika’da siyahi olmak, polisle herhangi bir biçimde karşı karşıya gelmenin ölümcül olabileceği anlamını taşıyor.

O sabah gazetenin internet sitesinde yüz yüze geldiğim fotoğrafta şaşırtıcı hiçbir şey yoktu. O akşam yatağıma, barışçıl olarak başlayan protestoların her zaman barışçıl sonlanmadığını bilerek gitmiştim. Görüntü, tahmin edilebileceği üzere şiddet içerikliydi. Genç bir Afroamerikan karenin tam ortasında yer alıyordu. Üstsüz bir şekilde, alevler içinde ve harap edilmiş bir polis aracının üzerinde duruyordu. Polis kalkanına benzeyen objeyi kafasının üzerine kaldırmıştı ve öfkeli görünüyordu. Polis aracının etrafını saran diğer prostestocular bulanıktı. Dumanlar havada yükseliyordu ve ortama bir kaos atmosferi hâkimdi. Bu çok iyi tasarlanmış bir fotomuhabirlik ürünüydü ve bu nedenle fotoğraftan nefret etmiştim.

Amacım fotoğrafçıyı ayıplamak değil. Bir fotomuhabirinin başlıca görevi bu tür olayların bizim için tanığı olmaktır ve burada söz konusu olan şey de tam olarak buydu. Bu yüzden fotoğrafı kimin çektiği ya da onu nerede gördüğüm konusunda daha fazla ayrıntı vermeyeceğim.

Fotoğraftaki sorun, Chimamanda Ngozi Adichie’nin tarzı bir ifadeyle, bir polis aracının tavanında duran adam ve onun katılımcısı olduğu protesto hakkında tek bir öykü anlatıyor oluşuydu. Adamın arabanın üzerinde duruyor olduğu bir gerçekti. Fakat fotoğraf ayrıca siyahi erkekler hakkında eski bir yalanı da çağrıştırıyordu. Siyahi erkeklerin doğaları gereği vahşi hayvanlar olduğuna dair asırlık bir basmakalıp inanışı ve köleliği, linç edilmeyi, polis tarafından kanuni dayanağı olmayan güç gösterisini haklı göstermek için kullanılan, siyahiliğin doğasına ilişkin yerleşik bir fikre gönderme yapıyordu. Bu adamın kesinlikle, kameraya yakalandığı ânın ötesinde de bir yaşamı vardı. Fakat görüntüdeki hiçbir şey bize onun kimin oğlu olabileceğini, kimin babası, kimin komşusu, kimin dostu olabileceğini sorgulatmıyordu. Protestolara hâkim olan, polislerin savunmasız siyahi insanları öldürmeye bir son vermesi talebiydi. Fotoğrafın ima ettiği şey ise, olaylara kargaşanın egemen olduğuydu.

O gün gazetenin protestolara ilişkin sergilediği tek fotoğraf bu değildi. Diğer fotoğraflar daha fazla bağlam içeriyordu. Fakat bu görüntü en ön sayfada, tam ortada duruyordu. Ancak kızgınlığım burada sona ermedi. Ayağa kalkıp bilgisayardan uzaklaşmama neden olan şey, aynı yalanı söyleyen aynı fotoğrafı daha önce birçok kez gördüğümden emin olmamdı.

Belirli bir olay ya da tarihsel ânı baştan sona tanımlayan bir görsel arayışına girişmemiz neredeyse içgüdüsel. Örneğin, ders kitaplarının ve belgesellerin Büyük Buhran dönemini özetlemek için Dorothea Lange’nin Göçmen Anne fotoğrafını kullanışını anımsayın. Fakat ikonlar da bazı sorunları beraberinde getiriyor. En temelde, hiçbir görsel karmaşık bir tarihî olguyu özetleyemez. Yoksul anneler Büyük Buhran sırasında kesinlikle bezgin ve kaygılıydı elbette, fakat o zor yılların bu gerçekle sınırlandırılması pek de doğru olmaz.

Siyahi adam ve yanan polis aracını gösteren fotoğrafın, protestoların bir ikonu hâline gelme olasılığı düşük. Protestoların temelinde, polis memurlarının Afroamerikanlara uzun yıllardır ettiği zulüm var. Ve görünüşe göre Amerikalılar, bu gerçeğin farkına gittikçe daha kapsamlı bir şekilde varıyor.

Yine de şiddet ya da şiddet sonrasında geriye kalanlara dair görseller geçtiğimiz haftalar boyunca protesto haberlerine hâkim oldu. Associated Press çalışanı Julio Cortez tarafından çekilen bir fotoğraf, diğer çoğu fotoğraftan daha katmanlı bir öykü anlatıyor. Söz konusu fotoğraf Amerika’nın özgürlük ve demokrasi vaadiyle, ülkedeki ırkçılık ve beyaz üstünlüğünün acı gerçekleri arasındaki gerilimi çağrıştırıyor. Cortez, fotoğrafını protestoların üçüncü akşamında Minneapolis’te çekmiş. Görselde yaşı ve etnik kökeni belli olmayan bir adam kafasının üzerinde bir Amerika bayrağı taşıyarak bir sokakta yürüyor. Arka planda görülen alev almış dükkân adamın siluetini belirginleştiriyor ve bayrağı tekinsiz bir turuncu parıltıyla aydınlatıyor. Faith Ringgold gibi fotoğrafçı ve çizerler, uzun süredir eserlerine dahil ettikleri bayrağı, Amerika’nın vaat ettiği özgürlük ile uyguladığı ırkçılık arasındaki çelişkinin bir sembolü olarak kullanıyor.

Cortez’in fotoğrafını görür görmez Robert Cohen’in 2014 yılında Ferguson’da (Missouri) çektiği bir fotoğrafı hatırladım. Cohen’in fotoğrafı gerçekten de Ferguson ayaklanmasının bir ikonu hâline gelmiş ve St. Louis Post-Dispatch fotoğrafçılarının 2015 yılında bir Pulitzer Ödülü kazanmasını sağlamıştı. Ferguson protestolarını tetikleyen olay, silahsız ve siyahi bir erkek olan Michael Brown’ın polis memuru Darren Wilson tarafından öldürülmesiydi. Tıpkı Cortez gibi Cohen de bu fotoğrafı gece çekti. Fotoğrafta protestoculardan Edward Crawford’ın (ileri bir tarihte yaşamını yitiren Crawford’ın ölümü tartışma konusu olmayı sürdürüyor)  bir göz yaşartıcı bombayı gerisingeri polise fırlatışı gösteriliyor. Cortez’in fotoğraflarında olduğu gibi burada da karenin baskın ögesi alevler. Ve Crawford’ın tişörtünde yer alan Amerika bayrağı benzer bir sembolik güce sahip. 

Hem Cortez hem de Cohen’in fotoğrafları olağanüstü görseller. Ve övgüyü de pekâlâ hak ediyorlar. Yine de bu fotoğraflara bakarken kendimi bitkin hissediyorum. 1960’larda geçen çocukluğumda gördüğüm ve o zamandan bu yana düzenli olarak karşıma çıkan siyahi protestolarına ilişkin görüntüleri anımsamama neden oluyorlar. Söz konusu fotoğrafların en az 1960’lardan beri var olan Afroamerikan protestolarının görsel kinayelerini yeniden canlandırdığını söylemek bir eleştiri olmaz. Bizlere sürekli hatırlatılan bu görüntülerin henüz unutulmamış olmasının nedeni, protestoların altında yatan nedenlerin hâlâ bizimle oluşu. Bu, hiçbir Afroamerikan’ın kaçamayacağı bir yük.

Adaletsizliğe meydan okuyan siyahi kadınların görüntüleri ise siyahi protestolarına ilişkin çok daha canlandırıcı görüntüler arasında yer alıyor. Gloria Richardson’ın 1963 yılında Cambridge’de (Maryland) gerçekleşen protestolar sırasında bir Milli Muhafız’ın süngülenmiş tüfeğini geri ittiği görüntü, bu konudaki standartları belirlemiş olabilir. Dai Sugano’nun 29 Mayıs’ta San Jose’de (Kaliforniya) yapılan bir protesto sırasında tamamen silahlı polis memurlarından oluşan bir sıranın önünde diz çöken bir siyahi kadını gösteren fotoğrafı, başta Richardson’ın polise yönelttiği kibirli öfkesini içermiyor gibi görünüyor. Ancak buradaki diz çöküş bir boyun eğme göstergesi değil. Tam aksine, “bir dizinin üzerine çökmek” çoğu kişinin, eylemleri yüzünden kariyerinden olan eski profesyonel futbol oyuncusu Colin Kaepernick ile bağdaştırdığı şiddetten uzak bir protesto yöntemi.

Sugano’nun bir fotoğrafı ise kimliği belirsiz bir kadının kırılganlığını vurgulayacak şekilde kurgulanmış. Ancak kadının metanet dolu cesareti, 2016 yılında Baton Rouge’da (Louisiana) Alton Sterling’in polis tarafından vurulmasının ardından patlak veren protestolar sırasında Ieshia Evans’ın gösterdiği cesarete benziyor. Reuters fotoğrafçısı Jonathan Bachman bir kadını, zırhlar içindeki iki polis memuru onu sessiz, dimdik ve yalnız başına durduğu sokaktan çekip almak için ona doğru koşarken fotoğraflamıştı. Görüntü, polis memurlarının hareketini dondurmuştu ve adamlar, Evans’ın inancı onları geri püskürtmüşçesine, ileriye değil, geriye doğru koşuyor gibi görünüyordu.

Ülke çapında süregelen protestolarda çekilmiş olan ve siyahi protesto fotoğrafçılığı kinayelerinin dışında kalan kayda değer iki fotoğrafa rastlamıştım. Söz konusu fotoğraflar, aynı zamanda izleyiciyi, protestoculara ilişkin daha derin bir algıya ve protestoların altında yatan nedenlere yönlendiriyor. Üstelik iki fotoğraf da profesyonel fotomuhabirleri tarafından çekilmemişti.

İlki Deveonte Joseph’in Nathan Aguirre tarafından çekilen portresiydi. Portrenin ögeleri basitti. Yakın zamanda liseden mezun olan Joseph, St. Paul’da (Minnesota) kaldırımda duruyordu. Gece vaktiydi ve hemen etrafındaki alan aydınlatılmış olmasına rağmen bomboştu. Üzerine giymiş olduğu mezuniyet töreni şapkası ve cüppesi, bulunduğu yerle tam bir tezat içindeydi. Aguirre bu fotoğrafı Floyd’un öldürülmesinin ardından yaşanan protestoda çekti, ancak fotoğraftan bu bilgiyi çıkarmak oldukça güç.

Biraz uzakta, Joseph’in arkasında, arka kapıları açılmış bir ambulansın durduğu seçilebiliyordu. Karenin kenarlarında koruyucu giysiler giymiş insanlar vardı. Fotoğraf, resimaltı yazısına rağmen hâlâ gizemini koruyordu. Bu genç adamın kim olduğu ve neden üzerinde mezuniyet cüppesi ve şapkasıyla bir protestoda olduğu sorularını sormaya iten bir görseldi bu. Portre, bizlerden bu genç adamı bir klişe olarak değil, bir insan olarak görmemizi istiyordu. Onun okul yaşamını, ailesini ve gelecek ile ilgili kurduğu hayalleri düşünmeye çekiliyorduk. Ve böylelikle, fotoğraflanan kimliği belirsiz ve neredeyse yüzleri bile görünmeyen binlerce protestocunun aileleri, hayalleri ve kendilerine ait öyküleri olması gerektiğini fark ediyorduk.

CNN, Joseph’in portresini bu konuda bir haber yapacak kadar ilgi çekici bulmuştu. Joseph haber ağına mezuniyet cüppesini o gece özellikle ırksal klişelere meydan okumak için giydiğini belirtmişti. “İnsanların benim halkımı aşağı görmesi, hiçbir şeyimizin olmadığını zannetmesi beni ümitsizliğe sürüklüyor. Yeterince saygı gördüğümüzü düşünmüyorum,” diyordu Joseph. Söylediğine göre hedefi, dünyaya pozitif bir değer katmaktı. 

Joseph’in Aguirre imzalı bu portresi, bizleri protestocuları daha önce düşünmediğimiz bir ışıkta görme konusunda teşvik ediyor. Benzer şekilde, Natalie Murphy’nin yakın tarihli protestoları takiben çektiği Richmond’daki (Virginia) Robert E. Lee Anıtı fotoğrafı, George Floyd’un polis tarafından öldürülmesi ile Amerika tarihinin en derin ve en acı verici yönlerinden bazıları arasındaki bağlantıyı görmemize olanak tanıyor. Karenin büyük çoğunluğunu kaplayan gökyüzü turuncuya boyanmış. Yukarıda, Lee’nin heykeli dokunulmamış bir şekilde atının üzerinde oturuyor. Fakat anıtın devasa kaidesinin alt yarısı grafitilerle kaplanmış. Yazılanların birçoğu kaba sözlerden oluşuyor ve bizlere bu büyük yapının Lee için değil, beyaz üstünlüğü için bir anıt olduğunu hatırlatıyor.

Müttefik generalinin anıtının dikildiği 1890 yılında kentin Afroamerikan gazetesinin editörü olan John Mitchell, kullanılan dile olmasa bile grafitilerin sembolize ettiklerine sempatiyle yaklaşırdı. Mitchell bu anıtın “hainlik ve kanın mirasını” ve Güneyli isyanının haklı olduğunu iddia eden “Kaybedilmiş Dava” efsanesini sembolize ettiğine inanıyordu.

Mitchell kesinlikle haklıydı. 2016 ve 2017’de Charlottesville’de (Virginia) kendi Lee heykelimizin tarihini ve anlamını araştıran, kent konseyine heykelin geleceği hakkında öneriler sunan bir kent komisyonunda görev aldım. Raporumuzda heykelin “İç Savaş’ın Kaybedilmiş Dava tarafından yorumlanan hâlini sembolize ettiğine ve bunun Müttefik tarihini romantik bir biçime sokarak köleliğin dehşetlerini ve savaşın temel nedenlerinden biri olarak köleliğin rolünü baskıladığına, bunun yanı sıra beyaz üstünlüğünün rolünü ise onaylayıp sürdürdüğüne” karar vermiştik. Çağdaş tarihçilerin birçoğu buna katılıyor. 4 Haziran’da Vali Ralph Northam, Richmond’daki heykelin kaldırılıp depoya koyulmasını emredeceğini beyan etti.

Murpy’nin fotoğrafı George Floyd’un polis tarafından öldürülmesi ve bunun tetiklediği protestoların en derin anlamıyla İç Savaş’ın devamı olduğunu ima ediyor. Temel sorunlar hâlâ aynı. Milletimiz Afroamerikanların insanlığını ve vatandaşlığını tanıyacak mı? Demokrasi vaatleri herkes için gerçeğe dönüşecek mi?

John Edwin Mason, Virginia Üniversitesi’nde Afrika tarihi ve fotoğrafçılık tarihi dersleri veriyor. Afroamerikan fotoğrafçı, yazar ve film yapımcısı Gordon Parks hakkında bir kitap yazıyor.