Hindistan’da yapılan 3 bin 900 kilometrelik yürüyüş, ülkenin kutsal nehirlerinin mistik cazibesini –ve bir yaşam tarzını tehdit eden krizi– açığa çıkarıyor.

Yazı: Paul Salopek
Fotoğraflar: John Stanmeyer

“Sihir numaraları mı yapıyorsunuz?”

Bunlar Racastan’ın köylüleri. Tar Çölü’nün aydınlık sıcağında yanlarından geçişimizi izliyorlar. Yıkanmamışız, tozla kaplıyız, güneş yüzünden kararmış durumdayız. Yanlarında bir yük eşeğiyle Hindistan’ı geçen kavruk bostan korkulukları gibiyiz. Yerel halk bizi başıboş göstericiler, seyyah lafazanlar, sirk göçebeleri zannediyor. Büyücü olduğumuza inanıyorlar. Sordukları sorunun yanıtı: Evet, elbette. Üzerimizde sihir var. Ama öte yandan, herkeste var. 

Sihir suda.

İnsan bedeni kabaca Dünya’nın yüzeyini kaplayan suyun yüzdesi kadar su içeriyor. Biz bir su gezegeninde doğmuş su hayvanlarıyız. Su her yerde ve hiçbir yerde. O, yerinde duramayan, devinimli, hareketli, fiziksel hâli gazdan sıvıya, sıvıdan katıya ve yeniden gaza durmadan değişen bir element.

Su molekülleri birer ok ucu gibi bükülmüş durumda. Bu yapı suya belirli bir kutupluluk, yani her bir ucuna sonsuz küçük değerde bir yük kazandırmaya yardımcı oluyor. İşte su bu sayede gerçekliğimizi kolektif olarak şekillendiriyor. Beyin hücrelerimizi, sıradağları, sabah içtiğimiz çaydan yayılan buharı ve tektonik plakaları hem çözen, hem de bağlayan bileşik.

Gelgelelim içecek suyumuz çok az! Tuzlu okyanuslar gezegendeki tüm suyun kabaca yüzde 97’sini oluşturuyor. Kutuplar ve buzullar, iklim değişikliğinin etkileri altında eriyor olsa da, suyumuzun yaklaşık yüzde 2’sini barındırıyor. Dünyanın toplam suyunun yalnızca şaşılacak ölçüde küçük bir damlası, yüzde birinden azı, insanların yaşamını sürdürmesi için kullanılabiliyor: sıvı tatlısu. Buna rağmen, bu hazineyi çölde kaybolmuş ahmaklar gibi har vurup harman savuruyoruz. 

Ben dünyayı yürüyorum. Geçtiğimiz yedi yılda, Taş Devri’nde Afrika’dan yola çıkıp ilksel dünyayı keşfetmeye başlayan Homo sapiens’in ayak izlerini takip ettim. Yaya yolculuğumun hiçbir noktasında –başka bir ülkede ya da kıtada– Hindistan’ın kapısına dayanan su krizinin ölçeğinde bir çevresel hesaplaşmaya rastlamadım. Neredeyse üzerinde düşünmesi bile iç karatıcı. 

Simgesel nehirlerle –İndus, Ganj, Brahmaputra ve tüm görkemli kolları– şekillenen bir araziye ve 1,3 milyar insana ev sahipliği yapan, dünyanın ikinci en kalabalık ülkesi artık bilinmez sonuçları olan bir su tehlikesinin kıyısında yalpalıyor. Hindistan’ın Delhi, Bengaluru (Bangalore) ve Haydarabad’ı da kapsayan 21 megakentinin yaklaşık 100 milyon sakini bu yılın sonuna gelindiğinde kalan son yeraltı sularını da yutuvermiş olacak. Asya’nın önemli ekmek teknelerinden biri olan Kuzey Hindistan’ın Pencap bölgesinde yaşayan çiftçiler acımasızca pompalanan su tabakalarının tek bir nesilde 12, 18 ve hatta 30 metre alçaldığından şikâyetçi. Endüstriyel atıklar, kentlerin lağım suları ve tarımsal sızıntıların yarattığı kirlilik bazı nehir sistemlerini tamamen zehirlemiş durumda. Toplamda yaklaşık 600 milyon insan yeterli temiz su olmaksızın yaşıyor.

Kadınlar Racastan eyaleti çölünde, Dongra’da bulunan bir kuyudan aldıkları çok değerli suyu taşımaya çalışıyor. Gerek bu gerekse benzeri kuyular, kadınları kullanılacak durumdaki yeraltı sularına erişmek için yüzlerce basamaktan inip çıkmak zorunda bırakan bir zamanların kadim yapılarının yerini almış.

Ben neredeyse bir buçuk yıldır Kuzey Hindistan’ın nehir düzlüklerinde yürüyorum. Çevre yolundaki beton üstgeçitlerden ağır ağır geçiyor, tren köprülerinin üzerinde dengemi sağlamaya çalışıyor ve dengesiz kanolarda sırt çantamın üzerine oturarak birbiri ardına gelen nehirlerde yönümü buluyorum. Yüzlerce nehri var bu ülkenin. Hinduizm’e göre bunların her biri kutsal –hatta birer ilah. Hindistan’ın geleceği bu nehirlerin alüvyonlu akıntılarında çalkalanıyor.

Tar halkı, “Sihirbazlık gösterisi yapacak mısınız?” diye soruyor.

Çocuklar yanımızda çıplak ayaklarıyla sekerek ilerlerken gülüşüyor. Nöbet tutan gaf ağaçları koyu sarı kumların üzerine solgun gümüşi gölgeler düşürüyor. Yerel kuyular çok fazla demir ve florür yüzünden zehirlenmiş.

Sihir mi? Elbette. Biz buna büyük yok olma gösterisi diyelim.

Caypur’un dışında, ölmekte olan bir sulak arazide bulunan Sambhar Tuz Gölü’nün etrafındaki kavrulmuş düzlüklerde, uzakta hareket eden yüzlerce insan görüyoruz. Saatler boyunca geriye doğru yürüyerek ellerindeki tahta tırmıkları beyaz ovanın üzerinde gezdiriyorlar. Kadın tuz işçileri.Sıcak hava dalgaları kadınların bacaklarını yutuyor ve sonra onları geri getiriyor. Cehennemlik bir abrakadabra.

İndus: Nehirlerin nehri

Hindistan… Ülkenin İngilizce adı olan India, Sanskritçe nehir anlamına gelen sindhu sözcüğünden türemiş olan Farsça hind sözcüğünden gelen Yunanca indos sözcüğüne dayanıyor. 

Peki bu meşhur nehirlerin nehri İndus nerede?

İnsan, Tibet’in buzullarında doğan bu son derece uzun, güçlü suyolunu; havzası Dünya’nın bir milyon kilometrekarelik alanından daha fazlasını kapsayan bu devasa, kıvrak, canlı ve sıvı varlığı; antik uygarlıkların besleyicisini; Hindistan ve Pakistan’ın milyonlarca çiftçisinin iki uluslu cankurtaranını nerede bulur? Hindistan’ın Pencap eyaletini yürüyerek aşarken İndus’u bulmak çok da kolay bir iş değil.

Amritsar’ın güneyindeki arka yolları döven doğa fotoğrafçısı Arati Kumar–Rao’ya katılıyorum. İndus şeridinin beş büyük kolu Kuzeybatı Hindistan boyunca uzanıyor. Biz Beas’ı arıyoruz. Çok geçmeden kayboluyoruz. Yanlışlıkla kendimizi bir endüstriyel tarım labirentinde buluyoruz. Her gün ayrı bir fırın. Sonsuz, buharlı buğday bahçelerinde ter döküyoruz. Tepelerinde havadar beyaz kubbeler bulunan ve gönüllülerin tüm yolculara dal ile pirinçten oluşan basit yemekler sunduğu Sih tapınaklarından geçiyoruz. Tekleyen traktör donanmalarından kaçınıyoruz. Bunların her birinde sürücü koltuğuna iple bağlanmış kolonlardan göğe doğru son sesle Pencap pop müziği yükseliyor. 

Ve sonra kavrıyorum. İndus’u bulduk bile! Günlerdir –haftalardır– nehrin etrafa dağılmış bedeninde yürüyoruz. Akıntıları başka yöne çevrilmiş, boşaltılmış, kanallara aktarılmış, dağıtılmış, sayısız kanallar, borular, setler ve oluklara pay edilmiş hâlde. İnsan yapımı kılcal damarlar İndus’un kollarının kadim yeşil kanallarını birer coğrafi varlık olarak büyük oranda önemsiz bırakmış. Pencap’ta bulunan milyarlarca olgun buğday tanesinin her biri, İndus’un sularından atomlarına ayrılmış hâlde bulunan bir damla taşıyor. 

Hindistan yeşil devrimde erken davranan bir savaşçıydı. Yüksek verimli tohumlar, suni gübreler ve pestisitler, traktörler ve motorlu kuyu pompaları 1960’lardan beri ekin verimini büyük ölçüde artırdı. Bir zamanlar kıtlık timsali olarak görülen Hindistan bugün kendi kendini besliyor. Çiftçileri dünyayı tahıl ve meyve yağmuruna tutuyor. Ama açlığa karşı kazanılan bu baş döndürücü zaferin ağır bir bedeli var.

Kimyasallar İndus’un akiferlerini kirletiyor ve olasılıkla kanser gibi hastalıklar açısından sorunlu bölgeler yaratıyor. Onlarca yıldır yapılan bu sürdürülemez hasadın faturası ağır: sınırlı miktardaki yeraltı sularının sarsıcı ölçüde yitirilmesi. Çiftçilik Pencap’ta riskli bir uğraş. Milyonlarca insan bölgeden kaçıp Ortadoğu’ya, Kuzey Amerika’ya ve başka yerlere göç ediyor.

Kumar–Rao, “Bunalmamak elde değil,” diye haykırıyor. Kendisi Hindistan’ın su kaynaklarının birer maden gibi sömürülmesini belgeleyerek yıllarını geçirmiş. “İnkârımız bir tür kitlesel körlük.” Kumar–Rao başka bir kör yaratığı bulmak istiyor; tehdit altındaki İndus nehir yunusu (Platanista gangetica minor) yani ünlü deniz memelisinin tatlısuda yaşayan bir kuzeni. 

Kendine Binbaşı Hindustani adını veren şık bir adam, Harike Barajı’nın yanında dururken “Artık buralarda bhulan görülmüyor!” diyor. Bhulan, İndus nehir yunusuna verilen yerel bir ad.

Binbaşı Hindustani bir motosiklet göstericisi. Küçük ölçekli gezici bir sirkle çalışıyor. Gömleğinin kıvrılmış kollarının altından şişkin pazıları görünürken, bizim için –hareket eden Royal Enfield’ının selesine tek bacağıyla tünemek gibi– bazı numaralar sergiliyor ve biz de Beas nehrinin sessiz, çamurlu ve tükenmekte olan kıyılarından birinde serseme dönmüş bir hâlde onu izliyoruz. Hindistan’ı yürüyerek geçmek böyle bir şey. Beklenmedik yerlerde her türden karaktere rastlıyorsunuz. Kumar–Rao bir çığlık patlatıyor. Kıyı açıklarında yunuslar görmüş. Bir inek ve buzağısı. Beas’ın parlak kahverengi akıntısında batıp çıkıyor, hafif bir öpücüğü andıran bir ses eşliğinde yüzeyde görünüyorlar. Yakın tarihli bir araştırma, Beas nehrinde en fazla 11 İndus nehir yunusunun yaşadığını belirtiyor.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Ağustos sayısında okuyabilirsiniz.