Bazıları kahramandı. Bazıları kurban. Kimileri dünyayı egemenliği altına almaya çalışan faşistlerin saflarında çarpışmıştı. Savaşın sorma ermesinin 75 yıl sonrasında, bugün hâlâ, sayıları iyice azalan kuşağın anıları hep olduğu gibi yine dokunaklı.

Giriş: Lynne Olson
Fotoğraflar: Robert Clark

Yetmiş beş yıl önce, tarihin en geniş çaplı, en yıkıcı ve ölümcül savaşı sona ermek üzereydi. İkinci Dünya Savaşı, adının hakkını vermişti. Müttefik Devletleri –ABD, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık, Çin ve yandaşları– Almanya, Japonya, İtalya ve birkaç ülkeyi daha kapsayan Mihver Devletlerle karşı karşıya getiren gerçek anlamda küresel bir savaştı bu. Tarihin bu en büyük askeri seferberliğine katılan 70 milyon civarında kadın ve erkek orduda görev yaptı. Ancak acı çekenler ve ölenlerin çoğu sivillerdi. Yaşamını yitiren tahmini 66 milyon kişinin yüzde 70 kadarı –45 milyon–, Holokost sırasında öldürülen altı milyon Yahudi dahil, sivillerden oluşuyordu. On milyonlarca insan evleri ve ülkelerini terk etmek zorunda kaldı ve bunların çoğu, uzun yıllar boyunca, yerlerinden yurtlarından edilenlerin barındığı kamplarda yaşadı. ¶ Savaşın artçı etkileri de en az boyutları kadar sarsıcıydı. Nükleer çağ başlangıcından İsrail’in kuruluşuna ve ABD ile Sovyetler Birliği’nin birbiriyle çatışan süper güçler olarak ortaya çıkışına kadar uzanan değişimler silsilesiyle, bugün artık yetmiş yılı aşkın süredir tanıdığımız yeni bir dünyanın temelleri atıldı. Ayrıca, benzer felaketlerin yeniden yaşanmasını engellemeyi amaçlayan Birleşmiş Milletler ve NATO gibi uluslararası örgütlerin kuruluşunun temelinde de yine o savaş vardı. ¶ Ancak süreç içinde savaşın getirdiği toplumsal farkındalık ve yarattığı derin izler de eski fotoğrafların sepya tonları gibi gücünü yitirerek soluklaştı. Artık savaşın ilk elden tanıklarının sayısı giderek azalıyor. ABD istatistiklerine göre, 2019 yılı itibarıyla, savaşa katılan 16 milyon Amerikalının yalnızca 400 bin kadarı –yüzde 2,5– hayattaydı. ¶ Savaşa tanıklık etmiş bu son insanlardan bazılarının başlarından geçenleri bizimle paylaşmayı kabul etmesi değerli bir armağan: Bize, yaşananları onların gözünden görerek, savaşa odaklanma şansı veriyor. Günümüzün süper hızlı iletişim biçimlerine erişimleri söz konusu olmayan bu insanlar, yaşadıkları yerler dışındaki dünyayı savaştan önce hemen hiç tanımıyordu. Savaş onları yaşadıkları, bildikleri ortamlardan hızla çekip almış, inanılmaz çeşitlilikte yeni deneyimlerle karşı karşıya bırakmış ve daha önce hayal dahi edemeyecekleri biçimlerde sınamıştı. 

Bu arada çoğu açısından yüz yüze geldikleri güçlükler heyecan vericiydi. Bletchley Park’taki –çok gizli kaydı altında faaliyet gösteren– İngiliz şifre kırma operasyonuna katılan 18 yaşındaki Betty Webb (sayfa 34) açısından durum böyleydi örneğin. Webb, savaş seferberliği sırasında ülkeleri için çok önemli işler yapan ve bu süreçte daha önce bilmedikleri bir özsaygı ve bağımsızlık duygusu kazanan nice kadından biriydi.

20 yaşındaki Harry T. Stewart, Jr. da kendisini kanıtlayanlar arasındaydı. Savaştan önce araba dahi kullanmamış olan bu New Yorklu, tamamen siyahilerden oluşan ünlü Tuskegee Havacıları bünyesine dahil olup pilotluk yaptı, 43 çarpışmaya katıldı ve  Üstün Uçuş Madalyası aldı.

Başarılar onurlandırılmayı hak ediyor. Ancak ister Müttefik ister Mihver devletler tarafında  yer almış olsun, hayatta olanların öykülerinin çoğu yaşadıkları trajedilere dair. İkinci Dünya Savaşı’nın katıksız cehennemi ortamını, her iki tarafın da uyguladığı ve kendilerine de uygulanan vahşeti, acıyı ve terörü anlatıyorlar. Almanlar tarafından esir alınan İngiliz askeri Victor Gregg’in anlattıkları özellikle etkileyici. Müttefikler Şubat 1945’te Dresden’e saldırı düzenlediğinde tutuklu bulunduğu hapishane yıkılmış ve kentteki Alman sivillerin  korkunç ölümlerine –25 bin kişi hayatını kaybetmişti– tanıklık etmiş Gregg. Sürekli suçluluk ve utanma duygusuyla yaşamış. “Hepsi kadın ve çocuktu,” diyor. “İnanamamıştım. Bizim kahraman olmamız gerekiyordu.” Onunki de, aklımıza kazınması gereken bir öykü –üstelik bir daha hiç silinmemek üzere.

1942’de 15 yaşındayken orduya katılmak için evinden ayrılan Nişizaki’yi annesi, “Sağ kalıp geri gelmek zorundasın,” diye uğurlamıştı. Savaş rüzgârlarıyla Pasifik’te bir çatışmadan ötekine savrulan ve en nihayetinde Okinava’da bir intihar misyonuna katılan Nişizaki, annesinin sözlerine sıkı sıkıya sarıldı. Tüm olumsuzluklara rağmen hayatta kaldı ve annesinin isteğini yerine getirdi.

Nobuo Nişizaki 
Japon gazi

“İmparator ve İmparatorluk ulusu uğruna ölmeye gönderİlmİŞtİk ve herkes buna inanıyormuş gibi davranıyordu. Oysa ölmek üzere olan askerler arasında gençler annelerİne, daha ileri yaşlardakiler de çocuklarına seslenİyordu. Hiç kimsenin imparatora ya da ulusa seslendiğini duymadım.”

Betty Webb
İngiliz istihbarat örgütü

Gizlilik Yasası’nı bu odada imzalamıştım.” Betty Webb (97), İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki efsanevi gizli şifre kırma tesisi Bletchley Park’taki heybetli malikânenin giriş katında bir odayı elindeki bastonuyla gösteriyor. Cumbalı pencereden, içerideki dev masayı görebiliyorsunuz. “Bu masada üstdüzey bir istihbarat subayı otururdu,” diyor. “Şimdi kahve fincanının olduğu yerde, silahının gelişigüzel koyulmuş hâlde hemen elinin altında durduğunu hatırlıyorum. İmza atmam söylendi ve buradaki işimle ilgili olarak hiç kimseyle hiçbir şey konuşamayacağım, belirsizliğe yol açmayacak şekilde anlatıldı. İmzaladım. Ciddi bir andı. 18 yaşındaydım.”

Bunlar 1941’de yaşanmıştı. İngiltere savaştaydı. Alman askerleri Avrupa’nın büyük bölümüne yayılmıştı. O sırada ev ekonomisi kursu alan Webb, Gönüllü Destek Hizmetleri’ne –kadınlar ordusu– katılmıştı. “Savaş seferberliği için sosisli börek pişirmekten daha fazla bir şey yapmak istedim,” diye açıklıyor bunun nedenini. İki dil konuşan Webb –Alman bakıcıyla büyümüş ve değişim öğrencisi olarak Almanya’ya gitmiş– bu özelliği nedeniyle Londra’nın bir saat kadar kuzeyindeki Bletchley’e gitme direktifi almıştı. “O kadar gizliydi ki, bırakın ne gibi bir işe karışacağımı bilmeyi, buranın ne olduğunu bile bilmiyordum; başka kimse de bilmiyordu.” 

Başlangıçta Webb’e İngiliz dinleme birimlerinin her gün topladığı şifrelenmiş binlerce Alman telsiz mesajını kataloglama işi verilmiş. Ancak savaş ilerledikçe daha yaratıcı bir göreve getirilmiş: Kod kırıcıların ele geçirdiği paha biçilmez bilgi kırıntılarını, hiç kimsenin kodların kırılarak elde edildiğini anlayamayacağı şekilde yeniden yazmak.

“Bu bilgileri ajanlardan, çalınan belgelerden ya da hava keşiflerinden elde etmişiz duygusu vermemiz gerekiyordu,” diyor.  “Alman ve Japon askeri kodlarını kırdığımız, ancak birkaç kişinin bildiği çok sıkı saklanan bir sırdı.”

Webb işini seviyormuş. “Kurnazlığı hoşuma gidiyordu,” diyor gülümseyerek. Ele geçirilen Japon mesajları üzerinde çalışıyormuş ve bunların içeriğini yeniden yazmakta o kadar başarılı olmuş ki, savaşın Haziran 1945’te Avrupa’da sona ermesinin ardından, Amerika’nın Pasifik’te süren savaş seferberliğine destek vermesi için Washington’a gönderilmiş. “Deniz uçağıyla uçmuştum,” diye anlatıyor. “İlk kez uçağa binmiştim. Annemle babama Washington’dan kartpostal göndermiştim. Eminim ne yaptığımı merak ediyorlardı ama asla sormadılar, zaten sorsalar da söyleyemezdim.”

Bletchley’de çalışanların savaş sırasında ne yaptıklarına dair konuşmalarına izin verilmesi için uzun yıllar geçmesi gerekti. “Annemle babam o zamana kadar ölmüştü, o yüzden ne yaptığımı hiç bilmediler,” diyor. “Tüm bu gizlilik, savaştan sonra iş bulmayı özellikle erkekler açısından zorlaştırmıştı. Çünkü işverenlere savaş yılları konusunda Bletchley Park diye bir yerde çalıştım demekten başka bir şey söyleyemiyordunuz.”

Webb en nihayet müdürü Bletchley’de görev yapmış olan bir okulda iş bulmuş. “Onu tanımıyordum,” diyor. “Ancak başvurumda benim de Bletchley’de çalıştığımı görünce hiçbir şey söylemek gerekmedi, tuhaf sorular sorulmadı. İşe alındım.”  —Roff Smith

Yevsei Rudinsky
Sovyet kılavuz

Öğrenci ve atlet Yevsei Rudinsky, askere alma merkezine gönderilip ülkenin 100 bin pilota ihtiyacı olduğunun söylenmesiyle savaşla tanışmış. “Havacılık hayali kurmamıştım ama eğitimi seviyordum,” diyor 98 yaşındaki Rudinsky. Haritalara ve astronomiye ilgisi varmış ve kutup pilotlarının, deneyimsiz çıraklarına, güvenilir harita olmadan tehlikeli hava koşullarında yol bulmayı öğrettiği Rusya’nın en kuzey kesimlerinde kılavuzluk eğitimi görmüş bir isimmiş. İlk çarpışma deneyimini, savaşın en büyük tank muharebelerinden birine sahne olan Kursk semalarında yaşamış. ”Petlyakov PE–2 pike bombardıman uçağıyla uçuyordum.” Korkuyu yere indikten sonra hissettiğini hatırlıyor. “Uçakta kaç delik olduğunu ya da Messerschmittlerin size nasıl saldırdığını gördükten sonra o duyguyu yaşamaya başlıyordunuz.” Ekliyor: “Hiçbir şey hissetmezseniz insan değilsiniz demektir. Sonuçta hepimiz insanız.” —Eve Conant

Devamını National Geographic Türkiye’nin Haziran sayısında okuyabilirsiniz.