O ünlü ahmak klişesini unutun: Devekuşu, yırtıcıların dünyasında hayatta kalmayı başaran açıkgöz bir hayvan.

Yazı: Richard Conniff
Fotoğraflar: Klaus Nigge

Bir çoğumuz devekuşları hakkında çizgi filmlerden çıkma tek bir fikirle idare ediyoruz: Kriz zamanlarında kafalarını kuma gömen ve –güya– tehlikeyi görmezlerse tehlikenin de onları göremeyeceğini düşünen büyük kuşlar.

Elimizdeki klişeler keşmekeşinde devekuşları yarımakıllı hayvanların tipik bir örneğine dönüşüyor. Kafayı kuma gömme fikri, bazen abartılı hikâyeler anlatmasıyla bilinen Romalı doğabilimci Plinius’dan kalan 2 bin yıllık bayat bir düşünce. Bir düşünsenize: Devekuşları uzun ve kemikli bacaklara, havada duran et ve tüylerden oluşmuş büyük bir salı andıran bir gövdeye ve filinkilerden büyük gözleri olan takoz şekilli bir kafanın altındaki periskop benzeri bir boyna sahip; boyu da üç metreye kadar ulaşabiliyor. Kafa gömmeye pek de elverişli bir tasarım değil yani.

Devekuşları aslında bitkilerle beslenmek ya da yuvalarıyla ilgilenebilmek adına kafalarını yere yakın bir düzeyde tutuyor –yerin altında değil. Ama bizdeki yedi boyun omuruna karşılık, 17 omura sahip olan boyunları hafif ve esnek; bu sayede aşağı–yukarı, sağa–sola ve öne–arkaya kolayca hareket edebiliyor. Devasa gözleri ise onları kuşatan dünyayı yakından takip edebilmelerine yardımcı oluyor. 

Üç dişi devekuşu (kahverengi tüylü), üç erkek (siyah tüylü) ve 42 yavru Tanzanya’nın Tarangire Ulusal Parkı’nda çakallar ve diğer yırtıcılar için etrafı gözetliyor. Yumurtadan ortak yuvalarda çıkan yavrular bir–iki yıla kadar bir arada kalabiliyor.

Tetikte kalmak için iyi bir nedenleri var. Öncelikle, devekuşlarının aç aslanlar, parslar, sırtlanlar, Afrika yaban köpekleri ve çitaların bulunduğu bir habitatta yaşayan dev tavuklar olduğu söylenebilir. Ayrıca yetişkin devekuşları kolay lokma olamayacak kadar yaman hayvanlar olsa da –tekmeleri kemikleri kırabiliyor ve iki ayak parmağından uzun olanı düşmanlarının karnını kolayca deşebiliyor– kaçma konusunda savaşmaktan daha iyiler ve kaçarken ulaşabildikleri en yüksek hız neredeyse saatte 70 kilometre.

Onları tetikte tutan bir diğer etmen ise yavrularının karşılaşabileceği tehlikeler. Devekuşları yuvalarını –bunlar yalnızca topraktaki birer açıklıktan ibaretler– açık alanlara kuruyor ve yumurtaları aç yırtıcılar şöyle dursun, herhangi bir sakar fil tarafından bile un ufak edilebiliyor. (Eh, yırtıcıların da öylece duracağı yok elbette.) Hayatta kalma başarıları yok denecek kadar küçük bir şansa bağlı. Gezegenimizdeki kuşların en büyüğü ve en çarpıcılarından biri olan devekuşları, yumurtlama ile yumurtanın çatlaması arasında geçen iki ayı aşkın süre boyunca yuvalarının göze çarpmamasını sağlamak –ya da onu her an korumaya hazır durumda olmak– zorunda. Başarısızlık sık görülüyor ve ustalıkla yürüttükleri ortaklaşa yuva kurma davranışlarının ardındaki itici güç de bu başarısızlığın ta kendisi.

Kuzey Tanzanya’nın Tarangire Ulusal Parkı, devekuşlarını görmek için iyi bir yer. 2 bin 850 kilometrekareye yayılan kıraç tepeler ve Tarangire Nehri kıyılarındaki çimenlik ovalardan oluşan bir dünya burası. Bünyesinde binlerce zebra ve öküzbaşlı antilobun eşliğinde, büyük fil sürüleri de yaşıyor. Devekuşları da yaygın görülüyor, ancak devekuşu yuvaları için çıkılan bir keşif yolculuğunda Darüsselam Üniversitesi’nden yaban hayatı ekoloğu ve devekuşu davranışı uzmanı Flora John Magige’ye ilk kez katıldığımda tam bir bozguna uğruyoruz. 

Dokuz yumurta, kabaca 25 metre çapındaki bir fundalığa saçılmış durumda. Magige bölgeyi cinayet mahallinde çalışan bir dedektif titizliğiyle gözden geçiriyor. Bu saçılma daha çok aç bir yırtıcının işine benziyor, ama görünüşe göre de bu yırtıcı pek büyük değil, çünkü tüm yumurtalar hâlâ tek parça. O hâlde suçlu belki de bir çakal? Her durumda, erkek ve dişi devekuşu yuvaları dağıldığı zaman genellikle yaptıkları üzere bölgeyi terk etmiş. Birlikte yeniden yuva kurmaları olası.

Hem erkek hem de dişi birden çok partnerle ilişki kurmaya çalışıyor. Evrimsel açıdan bakıldığında, birçok farklı bireyle gönül eğlendirmek olabildiğince çok sayıda yuvaya çeşitlilik arz eden DNA’lar bırakmanın ve çoğu yuvanın başarısızlığa uğradığı gerçeğini telafi etmenin bir yolu. 

Bir sabah, saat 10.30’da parkın ana yolunun yaklaşık 500 metre açıklarında çiftleşen bir ikili görüyoruz. Birbirlerinden ayrılıyorlar ve erkek bir yöne doğru ilerlerken yeni hayat arkadaşı ile diğer iki dişi de onun peşinden gidiyor. İçlerinden biri çok geçmeden onu baştan çıkarmaya, kanatlarını bedeninden uzaklaştırıp ponpon gibi sallamaya başlıyor. Üreme dönemlerinde dişiler her iki günde bir yumurta üretebiliyor. Ama erkeklerin sayısı genellikle yetersiz; bunun nedeni de olasılıkla erkek bireylerin kıskanç bir şekilde bölgelerini korurken diğer erkekleri göçe zorlamaları.

Erkek, dişiyi görmezden geliyor. Yürüyüşleri onları, akasya ağaçları ve tıknaz baobapların ilerisindeki kıvrımlı bir yola götürüyor. Kanatları havada savrulan dişi, yolun kenarında bir kez daha şansını deniyor. Erkek yürümeye devam ediyor. Yılmayan dişi, alçalan kanatları titremeye devam ederken erkeğin önüne geçmek için bir bahane buluyor. 

“Erkek ikna olmadı,” diyor Magige.

Baştan çıkarma gösterisi bir saatten fazla sürüyor. Sonunda Tarangire Nehri üzerinde kumlu bir sahile varıyorlar. Dişi uzaklaşırken erkek sonunda dişiye vurulmuş bir hâlde yere çöküyor. Sonra da kafa sallayan hayali bir gitarist gibi hareket ederek eksiksiz bir çiftleşme öncesi gösterisi sergiliyor. Kanatları havada dönüyor, bedeni çılgınca iki yana sallanıyor, kafası kaburgalarına çarpıp sekecek kadar geriye savruluyor; küt bir yana, küt öbür yana.

Artık aldırışsız bir tavra bürünmüş olan dişi etrafta dolanmaya başlıyor. Ve sonunda, kuru nehir yatağında bir araya geliyorlar. Dişi ifadesiz, asil bir şekilde kafasını yukarı kaldırıp otururken erkek bir–iki dakika boyunca dişinin üzerinde kıvranıyor. Sonrasında herkes bir süre boyunca, bir tür devekuşu pikniği yaparcasına, nehir kıyısında beslenip su içiyor. Son bir kez arkamıza baktığımızda, üç dişinin hep birlikte kanatlarını açıp, usulca titreterek erkeğe yaklaşmakta oldukları bir sahneyle karşılaşıyoruz bu kez de.

Dünyanın iki bacak üzerinde yürüyen en hızlı hayvanı olan devekuşlarının saatte neredeyse 70 kilometrelik bir hızla koştuğu biliniyor; uzun mesafeleri ise saatte 48 kilometrelik bir hızla kat edebiliyorlar. Hızlarının sırrı mı? Devasa uyluk kasları, uzun ve zayıf bacaklar, elastik tendonlar ve her bir ayakta çekiş gücü sağlayan aşırı büyük bir ayak.

Bu devekuşu grubunu bizi bir yuvaya götüreceklerini umarak takip etmiştik. Ancak, nerede olduğunu tam olarak bilseniz dahi, bir devekuşu yuvası görmek zor olabiliyor. Erkek genellikle geceleri kafasını yukarı kaldırıp gözcülük ederek yuvada nöbet tutuyor. Gündüzleri ise nöbeti dişi devralıyor. Kuyruk tüylerini aşağıya, uzun boynunu ise öne eğdiğinde eski bir termit tepesinden farksız görünebiliyor. Bazen bir yavruyu bulmanın en kolay yolu yalnızca oturup başka bir devekuşunun ziyarete gelmesini beklemek. Ki bu da şaşırtıcı ölçüde sık yaşanıyor. 

Bir öğle vaktinde sağlam bir devekuşu bölgesi keşfediyoruz. Bir dişi, karşımızda bir yerlerde yuvasının üzerinde oturuyor. Yuvalanan erkek birkaç yüz metre solda otluyor ve görünüşe göre etrafına pek aldırış etmiyor. Ancak başka bir erkek ortaya çıktığında, kararlı bir tavırla ona doğru yürümeye başlıyor. Yuvalanan erkek, partnerinin çiftleşmelerini tekeline almaya çalışıyor ve bu da rakip erkekleri kovalamak anlamına geliyor.

Daha da şaşırtıcı olanı, yuvalanan çiftin ziyaretçilere verdiği tepkiler. Diğer türler “kuluçka parazitleri” olarak adlandırılan, kendi yumurtalarını başka kuşların yuvalarına gizlice koyarak yorucu ebeveynlik işini başkalarına kakalamaya çalışan kuşları savuşturmak için özenli savunmalar geliştirmiş olsa da, devekuşları farklı. Başka bir dişi yuvaya yaklaştığında, yuvalanan dişi genellikle ayağa kalkıp kenara çekiliyor ve ziyaretçinin yumurtalarını kendi yumurtalarının yanına bırakmasına izin veriyor. Bazı araştırmalara göre yuvalanan dişiler genellikle kuluçkada başarıyla büyütebildiği 19–20 yumurtanın yalnızca yarısı kadarının biyolojik annesi; geri kalanı ise diğer dişiler tarafından bırakılıyor. Ortaklaşa yuvalanma ve gelişigüzel çiftleşmeler gibi bu da devekuşlarının tehlikeli bir dünyada üreme konusunda başarıya ulaşmalarının bir yolu.

Elbette bu aralarında yalnızca kardeşlik bağı ve mutluluk olduğu anlamına gelmiyor. 1979 yılında ortaklaşa yuvalanma hakkında ilk ayrıntılı tanımı yapan biyolog Brian Bertram’a göre, yuvalanan dişinin bu konuda pek fazla seçeneği olmayabilir. Ziyaretçi dişilere karşı koymak, kuşlar arasında çatışmaya yol açıp aslanlar ve diğer yırtıcıları çekebilir. Ayrıca birçoğu yuvalanan dişinin kendisine ait olan yumurtalar kırılabilir ve bu koku sırtlan ya da çakalları cezbedebilir.

“Ortaklaşa yuvalanma, yuva kuran çifte bazı bencilce yararlar sağlıyor,” diyor Bertram. Erkek için, zamparalıkları yakınlardaki dişiler tarafından yuvaya eklenen yumurtaların yaklaşık üçte birinin babası olduğu anlamına geliyor. Yuvalanan dişi içinse yuvada fazladan yumurtaların olması riski azaltıyor. Rutin olarak kendi yumurtalarını yuvanın ortasında tutarken, diğer dişilerin yumurtalarını Bertram’ın “talihsiz dış halka” olarak adlandırdığı bölgeye itiyor. Yumurtaların çatlamasından sonra daha çok sayıda yavruya sahip olmak ayrıca dişinin kendi yavrularının bir yırtıcı tarafından yakalanma olasılığını azaltıyor.

Bana göre devekuşları hakkında en çarpıcı noktalardan biri, durağan hâldeyken dahi hareket ediyormuş gibi bir his uyandırmaları. Bu özellikle dişiler için geçerli, çünkü kahvemsi sarı renkleri tüylerinin titreşmesini daha net şekilde gösteriyor. Erkeklerin siyah beyaz tüyleri ise daha rahatsız görünebiliyor, tıpkı bir smokin gibi. İki cinsiyette de tüyler olağandışı ölçüde uzun ve dolgun, özellikle de kanat ve kuyruk bölgelerinde. Ayrıca diğer çoğu kuş türünde tüyleri sıkıca bir arada tutan minik çengellerden de yoksunlar. Onlara böylesine büyüleyici bir şekilde esintide süzülüp kabarma eğilimi veren de bu tüy yapıları. Ayrıca işlevsel de: Tüyler, vücut sıcaklığını azaltmaya yardımcı olmak için gevşeyebiliyor ya da sıcaklığı korumak için vücuda doğru büzülebiliyor. Fırfırlı yapıları da insanların devekuşu tüylerine defalarca sevdalanıp durmasına neden olan bir özellik.

Devekuşları çift dizkapağına sahip olan yegane hayvanlar; işlevi pek anlaşılamayan bu tuhaflık, kuşların daha hızlı koşmasına yardım ediyor olabilir. Ancak böylesine büyük ve çarpıcı kuşların Afrika savanlarının tehlikelerinden kaçmasına olanak tanıyan tek hünerleri hızları değil. Tüm kara hayvanları içinde en büyük gözlere de sahip olan devekuşlarının görüşleri o kadar keskin ki açık bir ovada neredeyse üç kilometre ötedeki belayı dahi fark edebiliyorlar.

Devekuşu ticaretinin kalbine giden yol Güney Afrika’nın Batı Kap il sınırları içinde, Swartberg dağlarındaki dar, kızıl kayalı bir geçidi aşıyor. Bu doğal yarığın altında, etrafı engebeli dağlar tarafından çevrilmiş yarı–kurak bir platoyu kareli bir örtü gibi örten tarlalar var. Little Karoo, Ascot yarışçıları ve Las Vegas gösteri kızlarının tüylü aşırılıklarının kaynağı olmak için fazlasıyla ücra ve izole bir yer. Ama Oudtshoorn (OATS–horn olarak okunuyor) kentini çevreleyen bölge 150 yılı aşkın bir süredir dünyanın devekuşu ticareti merkezi olmayı sürdürüyor.

Tüy ticaretinin bazı bölgelerdeki devekuşlarını çoktan yok oluşun eşiğine getirmeye başladığı 1860’larda buradaki çiftçiler kafeste devekuşu 

üretiminin öncüsü olmuş. Devekuşlarının komünal yapısı bu kuşları kafesteki yaşama daha uygun hâle getirmiş olabilir. Uçma ya da zıplama konusundaki beceriksizlikleri de buna yardımcı olmuş. Göğüs hizasında dikenli tellerle çevrili çiftlikler (ya da “kamplar”) artık görünüşte uyum içinde yaşayan, bazen tüylü satranç taşları gibi yayılan, bazen de bir arada oturan binlerce devekuşuna ev sahipliği yapıyor. Devekuşlarının evrimi Little Karoo’nun çölümsü bitki örtüsüne uygun; burası ayrıca yetiştirilen devekuşlarına yem olarak tercih edilen yoncaların üretildiği, sulama sistemli parlak yeşil renkli alanlar için de ideal.

Çiftlik çalışanları üreme dönemi boyunca her gün kampların arasında dolaşarak ticari kuluçka ünitelerine gönderilmek üzere yumurta topluyor: 36 derecede yavaşça kendi etrafında dönen her bir ünitedeki yumurta sayısı bin 8 (raf başına 112 yumurta düşüyor). “42. günde,” diyor yerel çiftçilerin önde gelenlerinden Saag Jonker, “civciv yumurtadaki bir hava kesesine çıkıyor, nefes alıyor ve kabuğu kıracak gücü topluyor.” Eğer et ve deri için üretildiyse bir yıla kadar, tüyleri için üretildiyse 15 yıla kadar yaşayabiliyor; tüyler yaklaşık dokuz aylık aralıklarla yolunuyor.

Her zaman kestirilemez bir iş olan devekuşu ticaretinde fiyatlar uluslararası modanın geçiciliğine bağlı olarak çılgınca dalgalanmalar yaşayabiliyor. Şu sıralarda düşük seyirde ilerliyor ve Jonker ile eşi Hazel umut dolu bir sesle Kate Middleton’ın devekuşu tüyü şapkalara olan düşkünlüğü ve Louis Vuitton’un çok yakında çantalarında yeniden devekuşu derisi kullanmaya başlayabileceğinden söz ediyor.

Yazının devamını National Geographic’in Eylül sayısında okuyabilirsiniz.