Kanlı Savaşçı

BENZER MAKALELER

Akbabalar ölünün arkasını toplamak gibi pis bir işle uğraşıyorlar. Sayılarının azalmasıyla birlikte, onlara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu daha iyi anlıyoruz. […]

Öküzbaşlı antilop, günbatımında ölümün eşiğinde gibi görünüyor. Hasta ya da yaralı. Tanzanya’nın Serengeti düzlüklerindeki sürüsünden kilometrelerce uzakta. Gün doğduğunda artık yapayalnız bir ölü o. Üzerinde itişip kakışan bir akbaba sürüsü var. 40 kadar kuş, dünyevi kalıntılarına sızmanın peşinde. Bazıları sabırlı; gözlerini ödüle dikmiş bekliyor. Büyük çoğunluk ise gladyatör dövüşü içinde. Pençeler açılmış; yükselip tırmık atıyor, saldırıp şaşırtmaca yapıyorlar. Biri diğerinin tepesine çullanıyor; kurbanı sıçrayıp şahlanırken, vahşi bir atı ıslah edermişçesine üzerine biniyor. Dalgalanan siyah–kahverengi boyunlar, çarpışan gagalar ve çırpınan kanatlar halinde açılıp kapanan bir güruh bu. Yukarılardan ziyafete katılmak üzere durmaksızın yeni ve aç sürüler uçup geliyor. Kafalar ileri uzatılmış bir şekilde çeteye katılma telaşı içindeler. Sıçrayıp tökezliyorlar.

Ortada kocaman bir leş varken bu telaş niye? Bu çirkin açgözlülük neden? Çünkü antilobun derisi kalın ve bir yırtıcı tarafından öldürülmediği için de bedeninde genel girişi sağlayacak büyük bir kesik yok. En cesur kuşların ölü hayvanın bedenine girebilmek için öfkeyle rekabet etmesinin nedeni de bu. Kalabalık grup guruldayıp çığlıklar atarken, bir ak sırtlı akbaba kafasını yılan gibi kıvırıp antilobun göz çukurundan içeri sokuyor ve bereketli ziyafet masasındaki yerinden olmadan önce oluklu diliyle ne bulduysa hızla yalayıp yutuyor. Bir diğer ak sırtlı, hayvanın burun deliklerinden birine girerken, bir benekli akbaba da diğer uçtan işe koyuluyor. Antilobun anüsünden 20 santim kadar içeri girdiği sırada bir başka kuş onu kovalıyor ve uzun bir eldivene sokulan kol misali kafasını bağırsak yoluna sokuyor. Böylece sürüp gidiyor. Golf topu boyutunda beş delikte 40 çaresiz kuş…


Tanzanya’daki Serengeti Ulusal Parkı’nda, bir benekli akbaba ölü bir zebraya el koyarken, etraftaki benekli ve ak sırtlı akbabalar (Gyps africanus) paylarını almak için yaklaşıyor. Olasılıkla şölene başkaları da katılacak. Akbabalar bir leşi birkaç dakika içinde temizleyebiliyor.

En sonunda iki sarkık yanaklı akbaba harekete geçiyor. Muhteşem görünüşlü bu hayvanların boyu bir metreyi aşıyor. Kanat açıklıkları ise yaklaşık üç metre. (Ağaç tepelerinde, küçük dallardan battal boy yatak büyüklüğünde yuvalar yapıyorlar.) Yüzleri pembe, gagaları büyük ve kemerli, güçlü boyunlarının pembemsi kırışık derisi barok tarzda kahverengi bir fırfırla süslü. Biri antilobun omzunda delik açarken, leziz sinek larvası arayışındaki diğeri hayvanın sinüsünün arka kısmını oyuyor. Kaslar ve deri esniyor. Bir ak sırtlı akbaba, kafasını antilobun gırtlağından içeri sokarak elektrik süpürgesi hortumu gibi boğumlu 20 santimlik bir soluk borusu parçası çıkarıyor. Ama daha tadına bakamadan, 1,2 metrelik bir marabu leyleği soluk borusunu kapıyor ve gagasıyla tam hizalamak için bir kez havaya attıktan sonra bütün olarak yutuyor. Kas yerine kirişi tercih eden sarkık yanaklı akbabaların uğraşları sonucunda antilop şimdi tamamen delik deşik durumda. Kafalardan havaya kan ve mukus fırlıyor, gagalardan iç organlar sarkıyor, iki kuş toprak ve dışkı kaplı üç metrelik bağırsakla halat çekme oyunu oynuyor.

Antilop küçüldükçe, doyup kenara çekilen kuşların kısa çimde oluşturduğu daire büyüyor. Kursakları şişen akbabalar, kafalarını katlanmış kanatları üzerine yerleştirip göz zarlarını kapatıyor. Ses yok, hiddet yok. Şehirlerin dış mahallelerine kurulu sitelerin yapay göletlerinde yüzen ördekler gibi dünyayla barışık bir halde dinleniyorlar.

Akbaba belki de dünyanın adı en kötüye çıkmış kuşu. Açgözlülük ve hırsın canlı örneği. Tevrat’ın üçüncü kitabı Levililer ve beşinci kitabı Tesniye, akbabaları İsrail’in çocukları tarafından nefret edilmesi gereken pis yaratıklar sınıfına sokmuştu. Charles Darwin, 1835’te H.M.S. Beagle gemisiyle çıktığı yolculuk sırasında tuttuğu günlüğünde bu kuşları, “leşte debelenmek üzere biçimlenmiş” kel kafalarıyla “iğrenç” yaratıklar olarak tanımlamıştı. Yaptıkları pis işe uyum sağlarken geliştirdikleri bir özellik de, tehlike durumunda daha kolay havalanabilmek için midelerindeki tüm yiyecekleri kusma yetenekleri.

İğrenç mi? Belki. Ama akbabaların da ahlaki kuralları yok değil. Başka hayvanları öldürmüyorlar (genelde) ve olasılıkla tek eşli bir hayat sürüyorlar. Yavruların bakımını eşlerin birlikte yaptığını, birbiriyle uyumlu büyük gruplar halinde dolaşıp yıkandıklarını biliyoruz. En önemlisi de, ekosistem için yaşamsal olmasına rağmen büyük oranda göz ardı edilen bir hizmeti yerine getiriyorlar: Ölü hayvanların hızlı bir şekilde temizlenmesi ve artıklarının değerlendirilmesi. Serengeti ekosisteminde yaşayanlar ve 1,3 milyon ak sakallı öküzbaşlı antilobun Kenya–Tanzanya arasında yer değiştirdiği yıllık büyük göç sırasında gelenler dahil, akbabaların, tarihsel olarak tüm Serengeti’deki memeli etçillerin toplamından daha çok et tükettiği tahmin ediliyor. Ve bunu çok hızlı bir şekilde yapıyorlar. Tek bir akbaba bir kilo eti bir dakikada mideye indirebiliyor, büyükçe bir grup bir zebrayı –burnundan kuyruğuna– 30 dakikada temizliyor. Diğer bir ifadeyle, akbabalar olmasaydı, kokuşmuş hayvan ölüleri daha uzun süre yerde kalacak, böcek nüfusları artacak ve hastalıklar insanlara, çiftlik hayvanlarına ve diğer yabanıl hayvanlara bulaşacaktı.

Ancak yıllar içinde şekillenen bu başarılı düzen değişmez değil. Hatta bazı önemli bölgelerde çökme tehlikesi içinde. Afrika on bir akbaba türünden birini –kara akbaba– yitirdi. Ve şimdilerde yedi tür daha ya yok olmak üzere ya da tehlike altında olarak listeleniyor. Sarkık yanaklı akbabalar gibi bazıları, kendileri de tehdit altında olan koruma bölgelerinde yaşıyor çoğu zaman. Küçük akbaba ve sakallı akbaba gibi bazı bölgesel popülasyonlarsa neredeyse yok olmak üzere. ABD merkezli kuş koruma grubu Peregrine Fund’ın Afrika programları müdür yardımcısı Darcy Ogada, akbabaların ve leşçil kuşların, “dünyanın en çok tehdit altında bulunan işlevsel kuş grubu” olduğunu söylüyor.

Güneşli bir Mart günü, Ogada, meslektaşı Munir Virani ile birlikte Kenya’nın Masai Mara bölgesinde yolculuk ediyor. Virani’nin burada bulunma nedeni, sevgili kuşlarını araştırmak değil; çobanlarla inekleri hakkında konuşmak.

Hayvancılık, akbabaların esenliği için zorunlu. Kamyonetimiz koyun ve keçi sürüleri arasından dolanarak ilerliyor. Virani, Masai Mara Ulusal Koruma Alanı’nın kuzey kesimini çevreleyen toprakların sahibi olan Maasailerin, buraları son yıllarda koruma bölgesi olarak kiraya verdiklerini anlatıyor. Bu bölgelerin oluşturulma amacı, çobanları ve hayvanlarını dışarıda tutarak yaban hayatını korumak. Bazı Maasailer koruma alanlarının bölgeye daha fazla aslan ve yırtıcı hayvan çektiğini öne sürüyor (alanlar birbirine bitişik ve çitsiz). Bu arada, öküzbaşlı antilop ve Mara ekosistemine dahil diğer toynaklı hayvan popülasyonları kaçak avcılık, uzun süreli kuraklık ve savananın ekim ve emlak alanı olarak değişim geçirmesi nedeniyle tehdit altında. Başlı başına bu bile akbabalar için kötü bir haber olabilirdi ama daha da kötüsü var.


Güney Afrika, Durban’daki bir satıcı, “muti” (geleneksel tıp) uygulamasında kullanılan akbaba kafalarını uzatıyor. Kurutulup sigara gibi içilen akbaba beyninin geleceği görmeyi sağladığına inanılıyor. Kuşun geleceği ise belirsiz: Ülkedeki sekiz türden altısının soyu tehlike altında.

Virani karşılaştığımız tüm Maasailere aynı soruyu soruyor: Son zamanlarda yırtıcılar sizden hayvan kaptı mı hiç? Yanıt hep aynı: “Evet, komşularımdan da kaptı.” Aslanlar genelde geceleri, sığırlar boma (dikenli çalılarla çevrili ahır) içindeyken saldırıyor. Aslanlar kükreyince korkuya kapılan sığırlar izdiham yaratıyor, bomanın kapısını kırıp etrafa dağılıyor. Havlayan köpekler sahiplerini uyandırsa bile genelde iş işten geçmiş oluyor. Tek bir sığırın ölmesi 30 bin şilinlik (yaklaşık 900 TL) bir kayıp. Bu da çiftlik hayvanlarını para olarak kullanan aileler için büyük bir darbe anlamına geliyor. (Bir boğanın ederi 100 bin şiline çıkabiliyor.)

Ardından intikam geliyor. Erkekler köpekleri bağlıyor, aslanın öldürdüğü hayvandan geri kalanları topluyor, el altından kolayca satın alınan, hızlı etki yapan, ucuz bir haşere ilacı olan Furadan’ın muadilini üzerine serpiyorlar. Aslan olasılıkla tüm ailesiyle birlikte az önce öldürdüğü hayvanı yemek üzere geri geliyor ve tüm bir sürü böylece yok oluyor. (Araştırmacılar bu çatışmalarda Kenya’nın yılda yüz civarında aslan kaybettiğini tahmin ediyor. Ülkede bin 600 kadar aslan kalmış durumda.) Kaçınılmaz olarak akbabalar da besi hayvanının leşine geliyor ya da zehirlenmiş aslanları yiyor. Taşıyıcı hangisi olursa olsun, yüzü aşkın bireyden oluşan bir “burgaç” halinde beslenen hayvanların hepsi ölüyor.


Serengeti’de bir altın çakal, ölü antiloptan oluşan yemeğine ortak olmak isteyen genç bir ak sırtlı akbabaya kızıyor. Çakal ve sırtlan gibi tamamen karada yaşayan etoburların yiyecek bulabilecekleri alanlar dar. Oysa havada dolaşan akbabalar günün menüsünü çok daha iyi görüyor: Bir leşi 35 kilometre uzaktan fark edebiliyorlar.

Bağırsak kurtları ve diğer omurgasızları öldürmek için tasarlanmış bir maddenin birkaç zerresinin kuduz, kolera ve şarbonu nötrleştirecek kadar mide asidine sahip bir hayvanı yere seriyor olmasına inanmak zor. Ogada, meslektaşlarından zehirlenen aslanlara dair e–postalar almaya başladığı 2007 yılına kadar Furadan’dan haberdar değilmiş. “Çok şaşırmıştık,” diyor. Turizm, Kenya’nın ikinci en büyük dış gelir kaynağı ve aslanlar ülkenin yıldızları. Bilim insanları, korumacı grup temsilcileri ve hükümet yetkilileri zehirlemeler konusundaki bilgilerini paylaşmak ve bir müdahale planı oluşturmak üzere 2008 yılında Nairobi’de toplanmış. “Ağızlar bir karış açık kalmıştı,” diye anımsıyor Ogada. “Sorun, yerel olarak çalışan bizlerin tahmininden çok daha geniş çaplıydı.” Ogada ve diğerleri, konuyu araştırmaya başladıklarında, tüm Afrika’daki akbaba ölümlerinin yüzde 61’inin zehirlenmeden kaynaklandığı kanısına varmış. İnsan etkisinin yarattığı tehdit, akbabaların üreme biyolojisiyle birleşince daha da artıyor. Akbabalar ancak beş–yedi yaşları arasında cinsel olgunluğa ulaşıyor, bir ya da iki yılda bir yavruluyor ve yavruların yüzde 90’ı ilk yıl ölüyor. Önümüzdeki yarım yüzyıl içinde, kıtadaki akbaba sayısının yüzde 70–97 arasında azalacağı tahmin ediliyor.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Ocak sayısında veya iPad/iPhone/Android edisyonlarında okuyabilirsiniz.

Popüler Makaleler

Dönüşü Olmayan Nokta

Usta dağcılardan oluşan bir ekip, Myanmar ormanlarından yükselen kendi halindeki bir dağa nasıl yenik düştü?  Rüzgâr bedenimi dövüyor. Dağın yüzeyinden kopmamak için buz kazmalarıma...

Umuda Yolculuk: Kara Kıta’dan Ayrılmak

Afrika’dan İspanya’ya… On binlerce Afrikalı her yıl iş bulma umuduyla Avrupa’ya doğru yola koyuluyor. Ve birçoğu kendisini, ülkesinde bıraktığı bir çaresizliği gittiği yeni...

Cerrahinin Tarihi

Aşıklı Höyük'te bir büyücü-doktor, Bergama'da bir filozof cerrah, tıbbın babası Koslu Hipokrat ve şifahanelerden yetişen binlerce hekim... Kötü ruhlar, topraktan çıkan kötü hava ya...