Okyanusları korumak için yürütülen proje, balık rezervlerinin artırılmasına ve iklim dengelemeye yardımcı olmak üzere görev alanını genişletiyor.

Yazı: Kennedy Warne
Fotoğraflar: Enric Sala

Enric Sala’nın 2007 yılında Scripps Oşinografi Enstitüsü’ndeki profesörlük görevinden ayrılma nedeni, “ölüm ilanı” yazmaktan yorulmuş olmasıydı. “Kendimi gitgide daha kesin bir şekilde okyanusun ölüm ilanını yazarken bulmuştum,” diyor. 

Sala, yaşamının daha fazlasını ölümü belgelemekle geçirmek yerine, Ölüm Meleği’nin henüz orağını savurmadığı son birkaç alandaki canlıları korumak için çalışmaya karar vermiş. 

Amazon’daki balta girmemiş ormanların en ücra bölgelerinin denizdeki eşdeğeri olan ve dünyanın farklı yerlerinde dağınık hâlde bulunan denizlerin bu son yabanıl bölgeleri aşırı avlanma, kirlilik ve iklim değişikliğinden hâlâ zarar görmemiş durumda. “Hâlâ okyanusun 500 yıl önceki hâlini andıran yerlere gitmemiz gerekiyordu,” diyor Sala. “Sağlıklı bir okyanusun neye benzediğine ilişkin elimizdeki en iyi referans çizgisine geri dönmek yani. Bunlar birer şablon. Birer kullanım kılavuzu. Belki okyanusun tamamını bu duruma geri döndüremeyiz, ancak bu alanlar bizlere potansiyelin ne olduğunu gösteriyor. Umut veriyor.”

Söz konusu alanları korumak üzere Enric Sala ve National Geographic Society 2008 yılında Bakir Denizler projesini başlattı. Geçtiğimiz 12 yılda Bakir Denizler, Horn Burnu’nun güneyindeki dev kelp ormanlarından Gabon’un kambur balina havuzlarına dek uzanan bir çeşitlilikte, toplam 22 Deniz Koruma Alanı’nın (DKA) oluşturulmasına yardımcı oldu. Bunlar dünyadaki tam korumalı deniz bölgelerinin üçte ikisini oluşturuyor ve toplamda 5,5 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsıyor. Şimdilerde Sala ve ekibi kendilerine çok daha iddialı bir hedef belirlemiş durumda: dünya okyanuslarının üçte birinden daha fazlasının, yalnızca biyoçeşitliliğin korunması amacıyla değil, balık rezervlerinin yenilenmesi ve karbon depolanması için de koruma altına alınmasını sağlamak.

Sala açısından mesleğinin en tatmin edici yönlerinden biri, ekibinin korumaya çalıştığı bölgelerdeki Yerli topluluklarla işbirliği yapmak. Güney Pasifik’te Britanya’ya ait Pitcairn Adası’nda, Bakir Denizler ekibi, adanın, çoğu 1789 yılında mürettebat üyeleri tarafından el koyulan H.M.S. Bounty adlı geminin isyancılarının torunlarından oluşan yaklaşık 50 sakiniyle çalıştı. 

“Onlara daha önce hiç görmedikleri bir sualtı dünyası göstermiştik,” diye anlatıyor Sala. “Kocaman ıskarmoz sürüleri, dev deniztarağı kümeleri, Büyük Okyanus’ta şimdiye dek ölçülmüş en temiz sulardan birinde yüzen resif köpekbalıkları. Onlara dedik ki: ‘Burası gezegendeki en bakir yerlerden biri ve tamamen size ait. Ama yasadışı olarak sularınızda avlanan yabancı balıkçı gemileri yüzünden tehlike altında. Bu sorunu halletmek için elinizde bir fırsat var.’”

“Pitcairn Adası sakinleri kendilerini kendi öykülerinin kahramanları olarak görmeye başladı,” diye ekliyor Sala, ve “2015 yılında adalıların isteğiyle, Britanya hükümeti Pitcairn ile ıssız komşuları Ducie, Oeno ve Henderson çevresinde 834 bin kilometrekarelik bir deniz koruma alanı oluşturdu.”

Gabon yakınlarında yavru balık sürüsü, bir denizanasının iki metrelik dokunaçları arasına sığınıyor. Gabon Deniz Koruma Alanları Ağı, Gabon sularının yüzde 28’ini kapsıyor ve iki düzine balina, yunus ve kaplumbağa türüne ev sahipliği yapıyor.

Bakir Denizler, Pitcairn’in epey uzağında, batı yönünde yer alan Mikronezya’da kadim bir koruma geleneğine çağdaş bir yön katmak üzere Palaulularla birlikte çalıştı. Palaulular yüzyıllar boyunca, resif balığı rezervlerini korumak ve yeniden canlandırmak için –bul olarak bilinen– geçici balık avlama noktaları kullanıyordu. Yıllar içinde, adalarının çevresindeki deniz yaşamını koruyan ve bazılarında balık avlamanın bütünüyle yasaklandığı 35 koruma alanı yarattılar. Palau devlet başkanı Tommy Remengesau, Sala ve ekibinden deniz koruma alanlarının içinde ve dışındaki balık miktarını karşılaştırmalarını istedi. Ekip, balıkçılar tarafından hedef alınan tür sayısının, deniz koruma alanlarının içinde dışarıya oranla iki kat daha fazla olduğunu ortaya çıkardı.

Ekip, dalışlarını filme aldı ve çekilen görüntüleri Palau genelinde gösterime sundu. “Palauluların, geleneksel yönetim şekillerinin ne kadar işe yaradığını ve resiflerini korumanın yanı sıra turizme de katkı sağladığını görmelerini istedik,” diyor Sala. 2015 yılında Palau ulusal kongresi ülkenin münhasır ekonomik bölgesinin yüzde 80’ini kapsayan bir deniz koruma alanı kurdu –büyüyen bir ekonominin sağlıklı bir çevreye bağlı olduğu fikrinin altını çizen bir özveriydi bu.

Bu gerçek evrensel çapta kabul görmüyor. Dünyanın çoğu bölgesinde denizlerin korunması balıkçılık, petrol ve madencilik konusunda çıkarları olan kuruluşların itirazları ile engelleniyor. Dünya okyanuslarının yalnızca yüzde 7’si (birkaç istisna dışında, çoğunlukla da zayıf kurallarla) herhangi bir koruma altında ve yalnızca yüzde 2,5’i sömürü karşısında bütünüyle korunmuş durumda. Bu bölgelerin dışındaki okyanusların öyküsü aslında süregiden bir sömürüye dayanıyor. Tüm insan nesilleri yeni bir normalle, deniz çeşitliliği ve bolluğu konusunda bir öncekinden daha düşük bir taban çizgisiyle yetişiyor. Ve çoğu insan nelerin yitirildiğini bilmiyor.

Söz konusu kayıplar bozulmuş ya da yok edilmiş habitatlar, aşırı avlanma ve okyanusları hem ısıtan hem de asitleştiren iklim değişikliğinin bir sonucu. Bakir Denizler ise görev tanımını bu üç tehdidin tamamını kapsayacak şekilde değiştiriyor. Sala, Deniz Koruma Alanları’ndan oluşan bir ağ sayesinde aynı anda hem biyoçeşitlilik, hem gıda güvencesi, hem de iklime yarar sağlamanın olası olduğuna inanıyor.

Biyoçeşitliliğe yönelik yararlar, park ve sığınakların tehdit altındaki binlerce türü koruduğu karasal bölgelerde örneklendiği gibi, apaçık ortada. Deniz Koruma Alanları’nın balık yataklarına nasıl yararlar sağladığı ise daha az göze çarpıyor. Genel algı, bazı bölgelerde balıkçılığın yasaklanmasının balıkçılığa zarar verdiği yönünde. Sala, “ama bu algı yanlış,” diye karşı çıkıyor.

“Balıkçılık endüstrisi daha fazla deniz koruma alanı oluşturamayacağımızı, çünkü neredeyse 10 milyar insanı beslemek için daha fazla balık yakalamamız gerektiğini söylüyor,” diyor Sala, 2050 yılının öngörülen dünya nüfusunu kastederek. “Fakat balıkçılığın en kötü düşmanı, aşırı balık avı.”

Küresel ölçekte tutulan balık miktarı 1990’ların ortalarından beri en iyimser görüşle durağan bir noktaya gelmiş –hatta bazı araştırmacılara göre aslında azalmış– durumda, üstelik de balıkçılık endüstrisinin balık yakalama çabalarını artırmış olmasına rağmen. Bunun nedeni çok fazla sayıda balık yatağının tüketilmesi ve yeniden canlanabilmek için de bir fırsata gereksinim duyuyor olması. “Koruma altındaki alanlar balıkçılığın düşmanı değil,” diye devam ediyor Sala. “Analizlerimiz okyanusun koruma altına alınmasının balıkçılığa net kâr sağlayabileceğini söylüyor.”

Mantıksız görünebilir, ama bir bölge ne kadar bütünsel bir şekilde korunuyorsa, bölgenin sınırları dışında işlev gösteren balık yataklarına o kadar çok yarar sağlıyor. Ve bu sonuç ton balığından ıstakoza ve deniztarağına kadar çeşitlilik gösteren değişik türlerde belgelenmiş durumda. “Bütünüyle koruma altındaki deniz bölgeleri,” diyor Sala, “ellenmemiş bir anaparaya sahip yatırım hesapları gibi: Bu hesaplar, koruma alanlarından taşarak balıkçıların hedef aldığı rezervleri tazeleyen yetişkinlik ve larva dönemindeki balıklar ve omurgasızlar aracılığıyla yıllık gelir sağlıyor.”

Yine de DKA’lar ancak varlıklarının devam ettirilmesi için gösterilen politik irade kadar güvende. Başkan Trump’ın, ülkenin Atlas Okyanusu’ndaki yegâne deniz ulusal anıtını ticari balıkçılığa açmayı düşündüğünü söylediği ABD de buna dahil.

Isabela Adası kıyılarının yakınlarındaki sığ, bulanık sularda yaşayan mangrovlar kara uçlu köpekbalıklarına mükemmel birer sığınak sağlıyor. Bazı köpekbalığı türleri yumurtluyor, ancak dişi kara uçlular bir batında dört ile 10 arasında yüzen yavru doğuruyor.

DKA’ların iklime yararları, karbondioksitin atmosferdeki başlıca sera gazı olması ve karasal alanlardan daha fazla miktarda karbon depolayan deniz tortularının, dünyanın ana karbon rezervuarları olmasından kaynaklanıyor. Dokunulmamış çökeltiler karbonu binlerce yıl boyunca depolayabiliyor. Tortular trol ağları ya da deniz dibi madenciliği nedeniyle rahatsız edildiğinde ise depolanan bu karbon tekrar salınarak dolaşıma katılıyor.

Bir ormanı kurtarmak için birden fazla neden olması gibi, okyanusu korumanın da birden fazla yararı var ve bu da okyanusların korunması konusunu daha da zorunlu kılıyor. 

“Artık biyoçeşitliliği tek başına ele alamayız,” diye vurguluyor Sala. 

“Ve iklimi de tek başına ele alamayız. Bu şekilde Paris İklim Anlaşması’nın hedeflerini –küresel ısınmanın genel olarak kabul görmüş felaket eşiği olan iki derece Celsius– gerçekleştirmemiz imkânsız; tabii gezegenin kayda değer bir bölümünü doğal hâline döndürmediğimiz sürece.”

Peki, ne kadar büyük bir bölümünü? Sala ve ekibi okyanusun bütünüyle koruma altına alınmış bölümünün, yüzde 2,5’ten yüzde 35’e olmak üzere, tam 14 katı oranında genişletilmesinin, biyoçeşitlilik yararlarının yüzde 64’ünü sağlayacağını; savunmasız hâldeki karbonun yüzde 28’ini koruyacağını ve yakalanan balık miktarını neredeyse 10 milyon ton kadar artıracağını hesaplıyor. Eğer ülkeler katı bir şekilde yalnızca ulusal önceliklerini kovalamak yerine, okyanusun en stratejik bölümlerini bir kenara ayırmak üzere işbirliği yaparsa, bunun yarısı kadar bölgeyi koruma altına alarak aynı sonuçları elde edebilir.

Bu dahi kulağa olanaksız geliyor olabilir. Ancak ikinci seçenek korkutucu. İstediğimiz nedir? Denizlerdeki ölüm ilanlarını yazmaya ve okumaya devam mı etmek, yoksa çocuklarımızın bolluk ve bereket içinde bir okyanusu miras alması mı? Hâlâ seçim şansımız var. Şimdilik.

Yazar Kennedy Warne 2002 yılından bu yana National Geographic için denizler üzerine yazılar kaleme alıyor. Fotoğrafçı Enric Sala National Geographic Society kâşifi.