Japon şebeklerinin kültürel bir sembol olarak ülkede köklü bir geçmişleri var. Ancak günümüz Japonya’sında sirk benzeri gösterilerde kullanılmaları karşısında eleştiri dozu giderek yükseliyor.

Yazı: Rene Ebersole
Fotoğraflar: Jasper Doest

Maymunlara futbol takım formaları içindeydi. Terbiyecileri ile izleyicilerin oluşturduğu kalabalık, kurmaca Japonya–Brezilya maçında tezahürat yaparken, tasmalarının ucunda ayakta duran altı Japon şebeği itaatkâr biçimde topa vuruyordu. 

Mavi formalı maymunlar (Japonya), kuvvetli görünüyordu, ama Brezilya’nın sarılar içindeki takımı hızlıydı –özellikle de 10 numaralı oyuncu, ellerini yalamayı bıraktığında. Ansızın, 10 numara topu aldı, vurdu. Ve gooooll! Japon takımı selam verdiğinde kalabalık kahkahaya boğulmuştu bile.

Karşılaşma, Japonya’nın Nikko kentindeki kapalı gösteri merkezi Nikko Saru Gundan’da yapılacak ana etkinliğin açılış gösterilerinden biriydi. Bahçede, üzerinde bebek bezi ve turuncu renkli bir eşofman bulunan bir şebeğin beş yaşındaki ziyaretçiyi masa hokeyinde bozguna uğrattığını gördüm. Hokey topu ne zaman kendi tarafına gelse, anında onu rakibinin kalesine fırlatıyordu. Dış mekândaki ana sahnede ise, kimonolu erkek şebek engel atlamakla meşguldü.

Çok geçmeden, Yuria Suzuki ve sadık primatı Riku’nun sirk numaraları sergiledikleri amfitiyatroya doluşma saati geldi. Gösterinin finalinde, üzerinde mavi puantiyeli pantolon ile ipek kumaştan pembe bir yelek bulunan Riku, merdivenlerin arasındaki boşluğun üzerinden atlayıp, uzun bir direğin üzerinde tek koluyla amuda kalktı.

Nikko Saru Gundan’daki gösterinin kökleri geleneksel Japon kültürüne dayanıyor. Gösteriler, saruların (maymunlar) atların koruyucuları olduğu, tanrılar ile insanlar arasında aracılık yaptığı ve kötü ruhları defedip iyi talihin yolunu açabildiği inancına dayanan sarumavaşi, yani maymun performansı diye bilinen eğlence türünden evrilmiş. 

Utsonomiya’daki Kayabuki barının müşterileri yemeklerini bitirdikten sonra, bar sahibinin evcil maymunları restoranın arka bölümündeki eğreti sahneye çıkıyor ve itaatkâr bir şekilde kâğıt hamurundan yapılma maskeler takıyor.

Kabuki gibi sarumavaşi de bin yıl öncesinin açıkhava tiyatrolarında sergileniyordu. Ancak modernleşen Japonya’da bu gösterilerin ruhsal anlamı da giderek zayıfladı. Günümüzün maymun gösterileri, sirk gösterilerini andırıyor. Japonya Hayvan Refahı Koalisyonu’nun yönetim kurulu üyesi Keiko Yamazaki, “Birçok hayvan ‘olumlu pekiştirme’ ve şefkat aracılığıyla eğitiliyor, ama bazıları terbiyecileri tarafından sert bir disipline sokuluyor, dolayısıyla da fiziksel suistimale uğruyor,” diyor. Esaret altındaki maymunlar Japonya’da hayvan refahı yasasınca korunuyor olsa da yönetmelikler daha çok sıradan evcil hayvanlara yönelik davranışlara vurgu yapıyor.  

“Hayvan hakları savunucularının çoğu kedi ve köpekler için faaliyet gösteriyor –hayvanların ölüme terk edilmediği barınaklar istiyorlar. Kediseverler daha büyük bir kitle tarafından takip ediliyor,” diyor Yamazaki. “Hedefimiz, Japonya’daki hayvan refahına dair yasa ve yönetmelikleri çiftlik hayvanları, hayvanat bahçesindekiler ve laboratuvarlarda denek olarak kullanılanlar dahil, tüm hayvanlar için uygulanır hâle getirmek.”

Japonya, hayvanların eğlence amaçlı kullanılmaları konusunda uzun bir tarihe sahip olsa da, geleneğe gösterilen hassasiyetin, gösteri maymunlarının suistimale karşı korunması ilkesinin önüne geçmemesi gerektiğinin altını çiziyor. “Sirk örneğinde olduğu gibi. Tarihte geriye gittiğinizde, hayvanların fazlasıyla istismarcı yöntemler kullanılarak eğitildiğini görüyorsunuz ve maymun sektörü de bu konuda bir istisna değil. Ancak kültürler de evrime uğrar –değiştirilmez değildir.”

Sarumavaşinin 21. yüzyıl versiyonları, sokak festivallerinde süslü püslü giysiler içinde salto atan maymunlardan, Nikko Saru Gundan’ın matematik problemleri çözermiş gibi yapan ve YouTube’a yüklenen videolarda piyano çalan primat öğrencilerine kadar değişiklik gösterebiliyor. 

Yaptığım dokuz günlük sarumavaşi kültürü turunda, çok çeşitli yapımlar gördüm; Tokyo’nun kuzeyinde, kente yaklaşık iki saat uzaklıktaki Utsunomiya’da maymunların soğuk bira servis ettiği, ılık el havluları dağıttığı ve kâğıt hamurundan maskeler taktığı bir barı ziyaret ettim.

Kar maymunu olarak da bilinen Japon şebekleri, doğal ortamlarındaki yaşamları içinde değerlendirildiklerinde, dirençli yaratıklar. İnsanları bir yana bıraktığımızda, şebekler dışında başka hiçbir primat, bu kuzey enlemlerinde yaşamıyor. Dergiler ve doğa belgesellerinde, kar maymunlarının kaplıcalarda tembellik etmelerine tanıklık ettiğimiz tüm o tanıdık görüntüler; deniz seviyesinin kabaca 850 metre üzerinde ve arabayla Tokyo’nun üç buçuk saat kuzeybatısındaki Jigokudani Maymun Parkı’nda, üstelik doğa fotoğrafları ve selfiler çeken turist kalabalıklarının gözleri önünde gerçekleşiyor.

Japon şebekleri, yaşam alanlarının güney bölgelerini kaplayan subtropikal ormanlar da dahil olmak üzere ülkenin çoğu bölgesinde varlık gösteriyor. Gerçek birer hepçiller; bitki ve meyvelerden, böcek, ağaç kabuğu ve toprağa kadar her şeyi yiyorlar. Çiftçilerin ilgi odağı olmalarına yol açan da işte çok çeşitli bu beslenme şekilleri.

Maymun hasarı, ya da engai, her yıl yitirilip giden ekinler –çoğunlukla meyve ve sebzeler– nedeniyle milyonlara mâl oluyor. Üreticiler maymunları uzaklaştırmak için çit, korkuluk ve kimi kez de fişek ve benzeri patlayıcılar kullanıyor. Bazı belediyelerde çiftçilerin, zarara yol açan hayvanların tuzağa düşürüp öldürülmeleri için yürütülen kimi programlar sürdüren ajanslara şikâyet başvurusu yapabilmelerine olanak tanınıyor. Ve sonuç olarak, Japon Çevre Bakanlığı verilerine göre, ülkede bir yılda öldürülen maymun sayısı 19 bini aşıyor. Söz konusu imha programlarının bir yan ürünü de, kimi kez kaygılı vatandaşlar tarafından –ölümlerini engellemek adına– doğadan alınıp eğlence gruplarına gönderilen yetim maymun yavruları oluyor.

Öğle saatleri… Yamaguçi yakınlarında, eğimli bir yamaçta, 72 yaşındaki Şuji Murasaki’yle birlikte kırsal manzaralar sunan bir patikada kısa bir yürüyüşe çıkıyoruz. Murasaki bir ara duraksayarak, ilerideki bir tarlada duran yaklaşık dört otobüs büyüklüğündeki boş metal kafesi işaret ediyor. Bu, çiftçilerin tarlalarına baskınlar düzenleyen maymunları yiyecekle kendine çekmek üzere tasarlanmış bir tuzak aslında.

Murasaki’nin söylediğine göre, köyde önceki hafta içinde 10 kadar maymun yakalanmış. Maymunlara ne olduğunu bilmiyor –olasılıkla vurularak öldürülmüşler. Murasaki, bir hayvanat bahçesine gönderilmiş olmalarını diliyor.  Kurtarılan iki küçük maymun ise, Murasaki’nin onları gösteri için eğiteceğini söylediği oğlu Kohei’nin yanında kendilerine bir ev bulmuş. 

Eski bir oyuncu olan insan hakları aktivisti Murasaki, hemen hemen yok olmaya yüz tuttuğu 1960’lı yıllarda geleneksel sarumavaşiyi yeniden canlandıran küçük bir grubun parçasıymış. Artık emekli ve şimdi de sarumavaşinin ruhani köklerine sadık kalma ilkesini Kohei’ye aktarıyor. Murasaki’nin ifadesiyle, sundukları performanslar Doğu inancının birer yansıması. 

“Hayvanlar, izleyici ile Tanrı arasında aracı,” diyor ve ekliyor: “Japon inanışında her hayvanın bir iyi talih getirme şekli var. Geleneksel sarumavaşi gösterisinde de her maymun numarası bir anlam içeriyor. Eğitimci, hayvanı kollarından tutup döndürdüğünde gösteri alanı arındırılmış oluyor. Bir maymun iki halkadan atladığı zaman ise sağlık ve uzun ömür saçıyor.”

Murasaki de hayvanların karmaşık numaralar yapmak üzere eğitilmelerinin kolay olmadığını kabul ediyor. En temel sarumavaşi numaralarını öğrenmeleri dahi bir yılı aşkın süre alabiliyor. Eğitimin ilk adımı, maymuna tabure üzerinde oturmayı öğretmek. Ardından, iki ayak üzerinde yürüme bölümüne geçiliyor. Yine Murasaki’nin ifadesiyle, “Bu, maymunlar için fazlasıyla olağandışı bir şey.” Sonuç olarak, bir emirle yürümeye başlayana dek hayvanın aylarca ellerinden tutularak yürütülmesi gerekebiliyor. 

Eğitmen ve maymun ilerleyen aşamalarda giderek daha ayrıntılı hareketler ve jimnastiğe geçiş yapıyor. Hayvan minik ayaklıklar konusunda ustalaştıktan sonra, daha uzun ayaklıklarla çalışmaya başlanıyor. Murasaki ile oğlu, öncülüğü maymunların üstlenmesine izin veriyormuş. “Tam tersi yöntem –hayvana bağırmak ya da vurmak– güvensizlik yaratabiliyor.”

Ancak yine de eğitim yöntemleri çeşitlilik gösteriyor. Nikko Saru Gundan’a yaptığım ziyaret sırasında, 20 yıldır burada eğitmenlik yapan Tsuyoşi Oikava bana hayvan terbiyecilerinin geleneksel olarak maymunlara insanların onlardan daha üstün olduğunu öğretmek için güç kullandıklarını söylüyor. Terbiyeciler bir hiyerarşi kurabilmek adına maymunlara bağırıyor. Kendisi, sözlü disiplinle harmanladığı oyunlar aracılığıyla olumlu pekiştirme yöntemini kullanıyormuş. “Onlara çocuklarımız gibi davranıyoruz. Eğer iyi performans sergilerlerse aferin diyoruz. Ama eğer sergilemezlerse, azarlıyoruz.” 

Nikko Saru Gundan benzeri merkezler, dünya genelinde, yabanıl hayvanların kafeste tutulup eğlence sektöründe kullanım amacıyla suistimallerine etik açıdan karşı çıkan insanlar tarafından giderek artan tepkilerle karşılaşıyor. Hayvanlara Etik Muamele için Mücadele Edenler Derneği’nce gerçekleştirilen uluslararası kampanyalarda kıdemli başkan yardımcılığını yürüten Jason Baker, “Hayvanlara çeşitli numaralar yaptırılan gösterilere karşı yükselen bir öfke söz konusu; birçok hayvan sirkinin kepenk indirmesi ve ülkelerin bu gösterileri yasaklamaya başlamasının nedeni tam olarak bu,” diyor. “Ne yazık ki, tarih bize hayvanların korunması konusunda hükümetlere güvenemeyeceğimizi gösterdi, özellikle de hayvan refahı yasalarının zayıf olduğu Japonya gibi ülkelerde. Hiç kimse yaşam koşullarını, gösteri öncesi verilen eğitimleri, yavruların annelerinden ayrılmalarını ya da artık eğlence sektörü tarafından kullanılmayan hayvanların başına neler geldiği konularını denetlemiyor.”

Oikava, merkezin hayvanlara yönelik davranış biçimini eleştirenlerin, sarumavaşi kültürünü anlamadığı görüşünde. “Biz maymunları seviyoruz,” diyor. “İstismarcı eğitim yöntemi kullanmıyoruz.”

Satoşi Harada; sokak festivalleri, okullar ve partilerde gösteriler düzenleyen Sen–zu No Sarumavaşi adlı maymun gösterisi şirketinin yöneticisi ve şef hayvan koçu olmadan önce, maymun gösterilerinde çalışan bir eğitmenmiş. Kendisiyle şirketin Kawasaki’deki ofisinde buluştuğumda, daha çok olumlu pekiştirme yöntemleri ve yavru hayvanlarla birlikte uyumayı da içeren şefkat gösterilerine odaklanarak, stresli eğitim yöntemlerinden kaçınmak istediğini anlatıyor.  

Topluluğun alıştırma odasındayız. Harada beni meslektaşları ve aralarında yeni doğmuş dört yavrunun da bulunduğu, bebek bezi giyen kürklü iş arkadaşlarıyla tanıştırıyor. Grubun yoğun bir eğitim programı izlediğini açıklıyor: maymunların gösteri yaptığı günler dışında, sabah ve öğlen olmak üzere günde iki kez ikişer saat. 

Geleneksel sarumava- şi gösterileri maymuna akrobatik numaralar yaptıran bir eğitmen içeriyor. Nikko Saru Gundan’da, sayıları altıya varan maymunla, özenle hazırlanmış setler ve birden fazla kostümle yapılan çok daha gösterişli, senaryolu yapımlar sergileniyor. Bu tür gösteriler küresel ölçekte, hayvanların esenliği konusunda duyulan endişeler nedeniyle, gün geçtikçe daha fazla eleştiriyle karşılanıyor.

O sabahın erken saatlerinde, bir okulöncesi spor salonunda bağdaş kurup oturan 300 küçük çocuk için yapılan bir gösteride, hayvanların akrobatik hareketlerini hayranlıkla izlemiştim. Gösterinin yıldızı, üzerinde parlak sarı renkli bir yelek ve siyah bir tulum bulunan Ponzo’ydu. Maymun numaralarını başarıyla sergiler, Harada’nın boyunu aşan ayaklıklar üzerinde salonda dolaşırken, çocuklar neşeyle çığlıklar atıyordu. “Ankoru! Ankoru!” diye bağırıyorlardı. “Bir daha! Bir daha!”

Şimdi Sen–zu’nun ofisindeyiz; eğitimcileri, maymunların bezini çıkarıp, onları, gösteri yapmadıkları zamanlarda içinde yaşadıkları kafeslere kapatmış. Sonrasında gün sonu rutinlerine başlıyorlar: kafeslerin altındaki kötü kokulu dışkıları fırçalamak ve maymunların akşam yemeği için portakal, elma ve muz dolu kâseler hazırlamak. Eğitmenler kâseleri sırayla yere diziyor ve her biri aynı anda, göstericilere yemeklerini sunuyor. Saat akşamın beşi. Artık eve gitme zamanı. Bir sonraki gösteriye hazırlanmak üzere, sabahki kahvaltıdan hemen önce geri gelecekler.