Londra’nın Yeraltı Dünyası

BENZER MAKALELER

İnşaat sektörünün yükselişiyle harekete geçen arkeologlar, Avrupa’nın en eski başkentlerinden birinin derinlerinde yatan geçmişi araştırıyor. […]

Londra Arkeoloji Müzesi’nin (MOLA) üst katındaki iyi aydınlatılmış laboratuvarda, konservatör Luisa Duarte’nin dikkatle temizlediği, birinci yüzyıldan kalma büyük boy fresk birkaç gün önce, kentin finans merkezinde yer alan Lime Caddesi’ndeki bir inşaat alanından getirilmiş müzeye. Otuz sekiz katlı yeni bir ofis binasının temelini kazan işçiler, Roma devri başlarına ait bir yapının kalıntılarını ortaya çıkarmış. Müze uzmanlarının İS 60 yılı civarına tarihlediği eser, Londra’da bugüne dek bulunan Roma devri fresklerinin en eskilerinden biri olmakla kalmıyor, yaklaşık 3 metrelik eni ve neredeyse 2 metreyi bulan boyuyla aynı zamanda en büyük ve en eksiksiz örnekler arasında yer alıyor.

Elindeki palet spatulası ile fresk üzerindeki nemli toprak kalıntılarını dikkatle çıkaran Duarte, “Bunu ısmarlayan kişi ciddi anlamda zengin biriymiş,” diyor. “Varlıklı bir tüccar belki, ya da bir banker. Zevki, parası ve tarzı olan biri. Örneğin şuradaki kırmızılık, pahalı ve nadiren kullanılan bir pigment olan zincifreye ait gibi görünüyor. Arada sırada karşımıza çıktığı oluyor ama yalnızca en kaliteli çalışmalarda.”

Arkeologlar bu freskin, İS ikinci yüzyıl başlarında, üzerinde bulunduğu arazide yapılacak dev bir bazilika ve foruma alan açmak üzere yıkılan bir binayı süslediği görüşünde. Ki bu, Romalıların Alpler’in kuzeyinde inşa ettiği en büyük yapıydı ve boyutlarıyla günümüzün St. Paul Katedrali’ni dahi geride bırakıyordu. Mahalleler yerle bir edilecek ve dolgu malzemesi olarak kullanılan molozların üzerine, gelecek kuşağın vizyonu inşa edilecekti. İzleyen bin 900 yıl içinde gerçekleştirilecek çok sayıda kentsel yenileme projesinin ilkiydi bu.

Londra gibi görkemli, yaşlı bir kentin asfaltını sıyırdığınızda, birinci yüzyıl Roma duvar fresklerinden Ortaçağ’a ait bir buz patenine ve hatta fildişine kadar her şeyi bulmanız mümkün. Avrupa’nın en eski başkentlerinden biri olan Londra, birbiri ardına gelen Romalılar, Saksonlar, Normanlar, Tudorlar, George dönemi, Naiplik ve de Victoria dönemleri boyunca sürekli olarak birilerinin yaşadığı ve tekrar tekrar inşa edilen bir yer oldu. Ve her yeni inşa edilen kent, altta yatan yığına eklendi.


Farringdon İstasyonu civarındaki inşaat çalışması Ortaçağ Londrası’nı gün ışığına çıkardı. Civarda gömülen veba kurbanlarının iskeletleri üzerinde yapılan testler Londra’nın o dönemlerde de, bugün olduğu gibi, uzaklardaki insanları kendine çektiğini gösteriyor.

Sonuç olarak modern kent, yüksekliği dokuz metreye kadar çıkan, arkeoloji zengini, kat kat bir pastanın üzerinde oturur oldu.

Arkeologların karşı karşıya olduğu güçlük, Londra’nın bir yandan da kalabalık caddeler, gökdelenler ve anıtsal mimariyle tıka basa dolu, sekiz milyonu aşkın nüfuslu, hareketli bir metropol olması. Beton örtüyü kaldırıp eser açısından zengin toprağı kazma olanağı nadir ve kısa dönemli olarak ele geçiyor. Ancak büyük altyapı projeleri ve Londra’nın arkeolojik merkezinde yaşanan inşaat patlamasının yarattığı elverişli ortam, yeraltına göz atarak derinlerdeki geçmişi keşfetmek için benzersiz bir olanak da sunuyor.

Ortaya çıkarılan arkeolojik buluntu miktarı inanılmaz boyutlarda. 11 bin yıl kadar önce, Mezolitik Çağ başlarından, 19. yüzyıl sonuna, yani Victoria dönemi sonlarına kadar çeşitli dönemlere ait milyonlarca eser, insanlık tarihinin Thames Nehri kıyısında geçen kesitini içeriyor. Keşifler arasında, üzerlerine binalar inşa edilerek yüzlerce yıl önce unutulan mezarlıklarda gömülü sıradan binlerce Londralının kemikleri de var.

MOLA’da insan kemikleri üzerinde çalışan kemik bilimci Don Walker, “Bu kazılar, kentin tanıklık ettiği çağlar süresince Londralıların yaşamına göz atmamızı sağlayan ilginç anlık görüntüler sunuyor bize,” diyor. “Çok uzun süren bir öykünün ancak küçük, geçici karakterleri olduğumuzu anlamamızı da sağlıyor.”

Bu öykünün ilk bölümlerinden biri, Bloomberg finans imparatorluğunun yakında açılacak Avrupa merkezi Bloomberg London’ın 1,2 hektarlık inşaat alanında 2010’dan sonra gün ışığına çıkarıldı. Romalılar döneminden itibaren dericilikle uğraşanların faaliyet gösterdiği tarihi Cordwainer bölgesindeki 12 metrelik kazı çukurunun, Londra’da bulunan Roma devri başlarına ait en önemli alanlardan biri olduğu anlaşıldı.

Toprak kazıldıkça ahşap iskeletli dükkânlar, evler, çitler ve bahçelerle sokaklar bir bütün olarak belirdi. İS 60’ların başlarına ve sonrasına tarihlenen alan öyle muhteşem korunmuştu ki, arkeologlar tarafından “Kuzeyin Pompeisi” olarak adlandırıldı. Kazı sırasında ortaya çıkarılan 14 bini aşkın buluntu arasında madeni paralar, tılsımlar, kurşun–kalay alaşımı levhalar, pişmiştoprak lambalar, 250 deri çizme ve sandalet, 900 küsur kutuyu dolduracak miktarda çanak çömlek vardı.

Kazıya MOLA adına başkanlık yapan arkeolog Sadie Watson, “Kentteki tek bir kazıda çıkarılan en fazla miktarda küçük buluntuyu kapsıyor,” diye açıklıyor. “Roma devri Londrası’nın günlük yaşamına göz atmak için benzersiz bir olanak sunuyor.”

Koleksiyonda, bazılarında hâlâ okunur durumdaki mektuplar, yasal sözleşmeler ve mali belgeler bulunan 400 nadir ahşap tablet de yer alıyor. (Bir diğer kazı alanından alışveriş listeleri, parti davetiyeleri ve bir köle kızın satışına dair anlaşma çıkmıştı.) Bu sıradışı korunmanın nedeni, Thames’e katılmak üzere akıp giderken Roma kenti Londinium’un içinden geçen Walbrook adlı unutulmuş küçük bir akarsuydu. Walbrook, bataklık kıyıları ve nemli toprağıyla, düşen hemen her şeyi korumuştu.

“Üstelik en âlâsından İngiliz nemi,” diyor Watson gülerek. “Thames ve kolları sayesinde Londra, pek çok insanın elde etmeyi ancak hayal edebileceği bu eserleri korumaya çok elverişli bir ortama sahip. Başka bir yerde çürüyüp paslanacak metal, ahşap ve deri nesneler burada son derece iyi durumda çıkıyor topraktan.”

Londra arkeolojisine açık arayla en büyük katkıyı, 23 milyar dolarlık Crossrail projesi sağladı. Yeni doğu–batı yeraltı banliyö tren hattı, Avrupa’nın hem en büyük altyapı projesi hem de en büyük arkeolojik kazısı. Çalışmanın başladığı 2009 yılından bu yana, Crossrail’in 42 kilometrelik tünellerinden ve 40’ı aşkın inşaat alanından son 70 bin yıla ait binlerce eser ve fosil çıkarıldı.

Londra’daki en büyük ve en görkemli kazı geçtiğimiz ilkbaharda hareketli Liverpool Caddesi İstasyonu önünde başladı. Bir yeraltı bilet gişesi salonu inşa etmek için, kentin ilk belediye mezarlığı olan tarihi Bedlam Mezarlığı’nın içinden geçilecekti. Ve bunun için de birçoğu kent sokaklarında vebanın sık sık kol gezdiği 16. ve 17. yüzyıllarda yaşamını yitirmiş olan 3 bin 300 Londralının iskeletini mezarlarından çıkarmak gerekiyordu.

Söz konusu dönemde kilise bahçelerinin veba kurbanlarıyla hızla dolması üzerine, belediye yetkilileri yeni yer açmak için bir halk mezarlığı kurmaya karar vermişti. Bethlem Kraliyet Hastanesi yöneticilerinden –daha çok Bedlam adıyla bilinen, Avrupa’nın ilk ruh ve sinir hastalıkları hastanesi– 1569 yılında yaklaşık 4 bin metrekarelik bir arazi satın alınmıştı. Herhangi bir kiliseyle bağlantısı olmayan Bedlam radikaller, aykırılar, göçmenler, uyumsuzlar ve yoksul işçilerin ebedi istirahatgâhı durumuna gelmişti. 1738 yılı civarında kapatıldığında, tahminen 30 bin ölüyle kapasitesinin birkaç katına ulaşmış durumdaydı.


14. YÜZYIL Londra nüfusunun yarısı, 1348–1350 arasındaki Kara Ölüm olarak anılan veba salgınında yaşamını yitirdi. Charterhouse Meydanı yakınında gün yüzüne çıkarılan iskeletler arasında bu salgının kurbanları da vardı. [Fotoğraf: MOLA; Crossrail]

Kazıya başlamadan önce ekibiyle alanı aylarca araştırıp inceleyen Crossrail başarkeoloğu Jay Carver, “Bedlam, çeşitlilik açısından kentin en zengin mezarlığı,” diyor. “Delilerden suçlulara ve hatta eski Londra belediye başkanının karısına kadar toplumsal yelpazenin her kesimi burada temsil ediliyordu.”

Carver ile birlikte kazı alanına bakan seyir platformunda duruyoruz. Aşağıdaki çukurda turuncu tulumları ve mavi kaskları içinde 30 kişilik arkeolog ekibi, kafataslarının alın kısmındaki toprakları fırçayla temizliyor. Mezarından çıkarılan iskeletlerin çoğunun, 1665 yılında yaşanan büyük veba salgını sırasında ölenlere ait olduğu düşünülüyor. Salgın, 450 bin nüfuslu Londra’nın 75 bin–100 bin kadar sakininin ölümüne neden olmuştu.

Bilim insanları, bu kadar çok kişinin ölümüne neden olan veba bakterisinin evrimi konusunda bilgi edinmek amacıyla bazı kalıntılar üzerinde testler yapmayı planlıyor. “En büyük gizemlerden biri, 1665’ten sonra vebanın bir daha Londra’ya geri gelmemiş olması,” diyor Carver. “Bu tarihe kadar belli aralıklarla kenti ziyaret ediyordu ama bundan sonra hiç uğramadı. Neden? Ne değişmişti? Bu soruların yanıtını bulmayı umuyoruz.”

Eski Bedlam Mezarlığı’na gömülenlerin tümünün kimliğini belirlemek olanaksız. Bazı tabutlarda isim ve soyadlarının baş harfleri var ama bölge yeniden yapılanırken mezar taşları kırılarak duvarlarda ve binalarda kullanılmış. Kemiklerinden tanınabilecek ancak bir kişi olabilir, o da 1649 yılında kurşuna dizilerek idam edilen radikal bir halkçı olan Robert Lockyer. Dört bin kişinin katıldığı cenazesi, tarihi Bedlam Mezarlığı’nın gördüğü en büyük tören olmuştu. Carver bu konuda özellikle dikkatli. “Misket kurşunu izi bulunan bir iskelet çıkarırsak kime ait olduğu konusunda iyi bir fikrimiz var.”

Lockyer’in ölüm şekli iskeletine belli bir tarihi ayrıcalık veriyor ama diğer kemiklerin anlatacak daha ilginç öyküleri olabilir. “İskeletler normalde bize insanların nasıl öldüğünden çok, nasıl yaşadığı konusunda bilgi veriyor,” diyor kemik bilimci Don Walker.

Charterhouse Meydanı’nda yapılan kazı sırasında bulunan 14.–15. yüzyıllara ait iskeletler üzerinde yapılan izotop ve kemik analizleri, Ortaçağ Londrası’ndaki yaşama dair korkunç bir tablo çıkarıyor ortaya. Çoğunda yetersiz beslenme izleri var ve altı kişiden birinin raşitizm hastası olduğu anlaşılıyor. Ciddi diş problemleri ve diş apseleri, ağır işçiliğin yol açtığı sırt deformasyonları ve kas zorlanmaları da yaygın. 1400’lerde yaşamış olanlarda üst bedende göze çarpan endişe verici düzeydeki sakatlıkların, veba salgını sonrasında asayişin bozulmasıyla ortaya çıkan şiddet olaylarından kaynaklanmış olmaları mümkün.

Buna rağmen Londra, daha iyi bir yaşam arayışındaki kırsal bölge insanları için güçlü bir çekim noktası olmayı sürdürmüştü. İzotop analizleri, incelenen iskeletlerin yaklaşık yarısının kent dışında büyümüş bireylere ait olduğunu, bazılarının Kuzey İskoçya gibi uzak diyarlardan göç ettiğini gösteriyor. “14. yüzyıl Londrası, bugün olduğu gibi o zamanlar da İngiltere’nin her yanından insan çekiyordu,” diyor Walker.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Şubat 2016 sayısında veya iPad/iPhone/Android edisyonlarında okuyabilirsiniz.

Popüler Makaleler

Star Wars’tan İlham Alan Gerçek Bilim

Darth Vader'ın nefes alışından Tatooine'in çift güneşine, ilhamını Star Wars evreninden alan akademik araştırmalara bir göz attık. Yazı: Michael Greshko Çok az kişi film serisinden ilham...

Beyaz Altına Hücum

Güçlü pillere yönelik talep artarken, Bolivya devasa lityum rezervleri ile hızla zengin olma hayalleri kuruyor.  La Paz’da bir cumartesi sabahının erken saatleri....

Şubat 2017

Dokuz Bin Yıllık Tutku Denizleri Kurtarmak Kayıptan Sonra Yaşamak Gölgedeki Kediler