Mars: Kızıl Gezegene Gitme Yarışı

BENZER MAKALELER

Mars’a sağ salim ulaşsak bile orada hayatta kalmayı başarabilecek miyiz? […]

Elon Musk Mars’a gitmek istiyor.

“Mars’ta ölmek istiyorum; ama iniş sırasında değil,” dediğinde dikkatleri üstüne çekmişti Musk. Kastettiği kazaları önlemeye yönelik bir teknoloji, geçtiğimiz Aralık’ta bir gece önemli bir sınavdan başarıyla çıkıyor. Musk’a ait SpaceX şirketi tarafından inşa edilen Falcon 9 roketi, taşıdığı 11 iletişim uydusuyla birlikte Florida’daki Cape Canaveral’dan havalanıyor.

Kalkıştan birkaç dakika sonra fırlatma motoru, uzay çağının başlangıcından beri görevini tamamlayan binlercesinin yaptığı gibi roketten ayrılıyor. Normalde bu parça atmosferde yanıyor ve parçaları da okyanusa düşüyor. Ama bu fırlatma motorunun görevi sona ermiş değil henüz. Düşmek yerine ters dönüyor, inişini yavaşlatmak ve yakındaki bir iniş alanına doğru rotasını belirlemek üzere yeniden çalışıyor. Aslında geriye doğru, aşağı uçuyor. Yerden bakıldığında, sanki fırlatma filmi geri sarılıyormuş izlenimi yaratıyor.


Güney Kaliforniya’da bir ağaç, Falcon 9’un ikinci kademesi (soldaki) ve yere geri dönen fırlatma motorunun çerçevesi olmuş. SpaceX’in kurucusu Elon Musk, daha önce gerçekleştirilen bir yumuşak inişin ardından yaptığı açıklamada, “Mars’ta şehir kurmanın olanaklı olduğuna dair inancımı oldukça güçlendirdi,” diye konuşmuştu. [Fotoğraf: Zach Grether]

Cape Canaveral uçuş kontrol merkezinde ve Kaliforniya, Hawthorne’daki SpaceX uçuş kontrol biriminde yüzlerce genç mühendis, ekranlarda giderek yaklaşan ışık topunu gözlerini kırpmadan izliyor. Fırlatma kontrol merkezinde Musk, gözleriyle görmek için koşarak dışarı çıkıyor. Saniyeler sonra uğursuz bir patlama sesi duyuluyor. Daha önce hiç kimse uyduyu yörüngeye taşıyan bir fırlatma motorunu yere indirmeyi başaramamıştı. SpaceX birkaç deneme yapmış ancak roket patlamıştı. Fakat bu sesin, fırlatma motorunun atmosferde hızla ilerlerken yol açtığı ses patlaması olduğu anlaşılıyor. Ses, Musk’ın kulağına, motor nihayet yavaşça, güvenle ve başarıyla yere indiği anda ulaşıyor. Ekranları başındaki mühendisler sevinç çığlıkları atıyor.

SpaceX yeniden kullanılabilir roket arayışında mihenk taşı sayılacak bir başarıya imza atıyor. Musk, fırlatma masraflarını yüzde birine indireceğini düşündüğü bu teknolojinin, uydu fırlatma ve Uluslararası Uzay İstasyonu’na malzeme taşıma konusunda SpaceX’e rakiplerine karşı bir avantaj sağlayacağını düşünüyor. Ama Musk’ın asıl amacı bu değil. Fırlatma roketinin ilk yumuşak inişinin akşamında haberlerde yapılan bir telekonferansta, “Mars’ta şehir kurma yolunda önemli bir adım atıldı,” açıklamasını yapıyor.

Elon Musk, Apollo astronotlarının Ay’a indiği gibi inmek istemiyor Mars’a. Büyük olasılıkla kendi başımıza açtığımız bir facia nedeniyle yeryüzünden yok olmadan önce orada yeni bir uygarlık kurmak istiyor. Hawthorne’daki SpaceX çalışanları, “Occupy Mars” (Mars’ı Ele Geçir) tişörtleri giyiyorlar. Musk’ın gösterişsiz çalışma masasının biraz ilerisindeki duvarda iki Mars tablosu asılı duruyor: Biri günümüzün kızıl ve kurak gezegenini gösteriyor, diğerindeyse mühendisler tarafından denizler ve nehirlerle Dünya’ya benzetilmiş mavi bir Mars var. Musk, her biri yüzer yolcu taşıyan gezegenler arası bir Mayflower filosuyla kolonileştirmek istiyor Mars’ı. Kuzey Amerika’ya ilk yerleşimcileri getiren Mayflower gemisinden farkı, bu yolcuların uzay aracındaki bir koltuk için en az 500 bin dolar ödeyecek olması.

2002 yılında kurulan SpaceX henüz uzaya tek bir kişi göndermiş değil. Önümüzdeki yıl Falcon 9 ile NASA astronotlarını uzay istasyonuna götürerek bu durumu değiştirmek istiyor. Falcon Heavy adlı daha büyük bir roket inşa ediyor ama o bile insanları Mars’a taşımaya yetecek büyüklükte değil. Musk, Eylül sonunda (bir SpaceX roketinin daha fırlatma rampasında patlamasından birkaç hafta sonra) heyecanla beklenen açıklamasını yaptı ve Mars planları hakkında biraz daha ayrıntı verdi.

Ancak SpaceX’in, insanları Mars’ta ya da uzun Mars yolculuğu sırasında hayatta ve sağlıklı bir halde tutmak için gerekli teknolojileri, bırakın test etmeyi, geliştirdiğine dair bile hiçbir bilgi vermedi. Oysa geçtiğimiz Haziran’da, SpaceX’in 2024’te Mars’a ilk astronotları göndermeyi hedeflediğini söylemişti. Gezegene (yumuşak olmasını umduğu) inişleri 2025 yılında gerçekleşecekti.

“Ün kazanacaklar,” diyor Musk. “Ama daha geniş tarihsel bağlamda gerçekten önemli olan şey, on binlerce hatta yüz binlerce kişi ve milyonlarca ton kargoyu göndermek.” Bu nedenle yeniden kullanılır roketlerin çok önemli olduğunu düşünüyor.

1969’da Ay’a insan gönderen ve bundan da önceki tarihlerde uzaktan kumanda yüzey araçlarıyla Mars’ta araştırmalar yapmaya başlayan NASA da Mars’a astronot göndermeyi planladığını söylüyor. Ama ancak 2030’larda ve sadece kızıl gezegenin yörüngesinde kalmak üzere. Büyük bir uzay aracını indirmek gibi tehlikeli ve çetrefilli bir işin, daha ileriki yıllarda başarılabilecek “uzun vadeli bir hedef” olduğunu söyleyen NASA, Mars’ta şehir kurmaktan söz etmiyor.

Herkes bir konuda hemfikir: İnsanlığın uzayda gideceği bir yer varsa orası Mars. Ancak bu hedefin ne derecede erişilir olduğuna dair görüşler çelişkili. Hubble Uzay Teleskobu’nu üç kez onaran ve geçtiğimiz baharda NASA bilim şefliği görevinden emekli olan efsanevi astronot John Grunsfeld, 1992’de Mars’a gidecek astronot sınıfına alındığını öğrendiği günü anımsıyor. Bu yıl, Marslı adlı çok satan bir kitap ve dev bütçeli bir film sayesinde, NASA’nın en fazla 14 kişinin alınacağı yeni sınıfına başvuranların sayısı 18 bin 300’e ulaştı. Grunsfeld, insanların Mars’a gitmesini istiyor ama birkaç yıl önce kendisi gibi bir astronot olan NASA müdürü Charles Bolden’a verdiği öğüdün doğruluğuna da hâlâ inanıyor. Öğüt yeni işe alınanlarla konuşma konusunda. “Mars’a gideceklerini söylemeyin onlara, çünkü hiç şansları yok,” demiş. “Gidildiğinde onlar 60’lı veya 70’li yaşlarında olacaklar.”

NASA Mars’a gitmek için kendi roketini tasarlamanın yanı sıra yolcuların esenliği konusunda da önemli çalışmalar yapıyor. Örneğin astronot Scott Kelly ve Rus kozmonot Mikhail Kornienko, uzay istasyonunda 340 gün geçirdikten sonra Mart ayında Dünya’ya geri döndü. “Bir Yıllık Uçuş” sırasında uzayda uzun zaman geçirmenin (Mars’a gidip gelmek yaklaşık üç yıl sürebilir) insan bedeni ve zihnini nasıl etkileyeceği konusundaki araştırmalarda kobaylık yaptılar. Atmosfere girdiklerinde, Soyuz kapsülünün Arnavut kaldırımlı bir yolda ilerleyen bir araç gibi sarsıldığını ve alev alan ısı kalkanından çıkan yumruk büyüklüğündeki kıvılcımların pencerenin önünden hızla geçişini anımsıyor Kornienko. Nefes almakta zorlanmışlar: Yerçekimi olmadan geçen bir yılın ardından ciğerleri ve göğüs kasları zayıflamış. Kazakistan’ın çayırlarına indiklerinde neredeyse yürüyemeyecek durumdaymışlar. Düşüp bir yerlerini kırmalarından korkan yer ekibi tarafından kapsülden taşınmışlar. Mayıs ayında Kelly hâlâ ayaklarının ağrıdığını söylüyordu.


“Böylesine yüce bir amaç hiç olmadı,” diye ilan etmişti Mars Society’nin kurucuları 1998’de. “On yıl içinde” Mars’a insan gönderilmesini desteklemişlerdi. Derneğin Utah’ta işlettiği araştırma istasyonunda, astronotlar Mars’a benzeyen ama nefes alınabilir bir havası olan coğrafyada pratik yapıyor. [Fotoğraf: Phillip Toledano] 

Hollywood filmleri, yerçekimsizliğin eğlenceli yanını yansıtıyor. Uzay istasyonunda oldukları sırada Kelly ve Kornienko ile yapılan konuşmalar ise işin diğer yönünü ortaya koydu. Bedenden atılamayan sıvılar nedeniyle şişmiş yüzler, “zombi pozunda” havaya kalkmasın diye göğüste kavuşturulmuş kollar… Astronotlar kendilerini vakumlu bir tuvalete bağlamaya ve hatta Kornienko’nun söylediğine göre duş olmadığı için bir yıl boyunca ıslak mendille temizlenmeye alışıyorlar. Ama Dünya’dan beş yüz değil, milyonlarca kilometre uzaktaki Mars’a gitmek için çıkılacak geri dönüşü veya acil müdahale seçenekleri olmayan çok daha uzun ve çok daha tehlikeli bir yolculuk sırasında, uzayın insan bedeni üzerinde yaratacağı etki büyük bir sorun olabilir. Houston’daki NASA Johnson Uzay Merkezi İnsan Araştırma Programı bilim şefi yardımcısı Jennifer Fogarty, “Oraya hasta ulaşacaklar,” diye konuşuyor.

Yerçekimi olmayınca kemikler eriyor: Kabaca her ay kemik yoğunluğunun yüzde biri kaybediliyor. Yoğun egzersiz faydalı oluyor ama uzay istasyonunda kullanılan büyük boy ekipman Mars uçuşu için fazla ağır. İstasyondaki astronotların bazıları, sıvının beyinde toplanıp göz yuvarına baskı yapması nedeniyle ciddi görme sorunları da yaşıyor. En kötü olasılık, Mars’a bulanık gören gözler ve kırılgan kemiklerle ulaşan astronotların anında bacaklarını kırması gibi bir kâbus. Teorik olarak, uzay aracını hızla döndürerek oluşan merkezkaç gücünü yerçekiminin yerine koyarak bu riski azaltmak olası. Ancak NASA mühendisleri bunu, zaten zorlu bir uçuşa çok fazla karmaşa katacak bir şey olarak görüyor.

Yolculuğun bir başka tehlikesi de radyasyon. Dünya’nın manyetik alanı, uzay istasyonundaki astronotları radyasyondan büyük oranda koruyor. Oysa Mars yolculuğu sırasında, güneş parlamalarından ve kozmik ışınlardan çıkan radyasyona karşı korunmasız olacaklar. Kozmik ışınlar –galaksinin uzak köşelerinden ışık hızında gelen yüksek enerjili parçacıklar– DNA’ya ve beyin hücrelerine zarar verebiliyor. Bu da astronotların Mars’a bulanık gören gözler ve kırılgan kemiklerin yanı sıra zihinleri de bir parça bulanık olarak ulaşacakları anlamına geliyor. Bir olasılık, yaşam modülünün içini kalın bir su tabakasıyla ya da toprakta büyüyen bitkilerle kaplayarak kısmi radyasyon siperi oluşturmak. Ancak bu soruna henüz çare bulunmuş değil.

Astronotlara içilecek su ve nefes alınacak hava sağlamak dahi bir zorluk. Johnson Uzay Merkezi’nde, uzay istasyonu Operasyonlar Koordinasyon Müdürü Kenny Todd ile buluşuyorum. Bitkin görünüyor. Henüz sabah olmasına rağmen saatlerdir ofiste, göz önünde olmayan kritik önemdeki bir kargo uçuşunu denetlemek üzere gece boyunca çalışmış. Masasının üzerindeki hoparlörden duyulan istasyonla uçuş kontrol arasındaki konuşma sesleri eşliğinde, idrardan ve başka şeylerden bahsediyoruz.

Uzay istasyonundaki suyun bir bölümü idrar ve terin filtrelenmesi ve geri dönüştürülmesiyle elde ediliyor. Ancak bu filtreler, astronotların eriyen kemiklerinden çıkan kalsiyum nedeniyle tıkandığında, su mikrop üretebiliyor. “İdrarla çalışmak çok titiz bir iş,” diyor Todd. İstasyondaki hemen her cihaz gibi, havadan karbondioksiti ayrıştıran temizleyiciler de bozulabiliyor. Dünya’nın çevresinde alçak bir yörüngedeyken büyük bir sorun olmuyor bu; NASA yedek parça gönderiyor. Oysa Mars’a giden bir uzay aracında sadece taşıyabildiği kadar yedek parça olacak. Yaşam destekleyen tüm cihazların şimdikilerden çok daha güvenilir, aslına bakarsanız bozulmaz olması gerektiğini söylüyor Todd.

Mars’a insan yollamak istemediği anlamına gelmiyor bu. Hemen gitmeye hazır hayalperestleri de eleştirmiyor. “Bir yerden başlamak gerekiyor. Hayal kurarak başlamak gerekiyor,” diyor Todd. “Ve bir noktada bazı şeyler gerçek oluyor.” Bu da halledilmesi gereken çok şey olduğu anlamına geliyor.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Kasım 2016 sayısında veya iPad/iPhone edisyonlarında okuyabilirsiniz.

Popüler Makaleler

Anadolu’nun İlk Çiftçileri

Antik dönem insan dna’sı üzerinde yapılan son araştırmalar, Boncuklu ve Aktopraklık çiftçilerinin Avrupa’ya yayılım sürecini aydınlatıyor. Arkeolojide güncelliğini yitirmeyen konular vardır. Avrupa’daki ilk...

Manú: Peru’nun İzole Dünyası

Manú Ulusal Parkı, izole konumu ve yağmur ormanlarının derinliklerinde yaşayan Yerli avcılar sayesinde –şimdilik– korunan bir doğa harikası. Elias Machipango Shuverireni, palmiye ağacından...

National Geographic Türkiye Arşivi Okurlara Açılıyor!

National Geographic Türkiye, 15. yaşında 15 yıllık arşivini okurlarıyla paylaşıyor. National Geographic’in Türkiye’deki yayın geçmişi okurlara açılıyor. Haziran sayısıyla start alan proje, derginin...