<span>Yeni binalar  Wu Nehri’ne tepeden bakıyor.</span><br /><br /><b>Anastasia Taylor–Lind</b>
Yeni binalar Wu Nehri’ne tepeden bakıyor.

Anastasia Taylor–Lind
1996 yılında ABD’li bir Barış Gönüllüsü, İngilizce öğretmek üzere Yangtze (Gökırmak) üzerinde yer alan sessiz sakin Fuling kentine gitmişti. Kısa bir süre önce yeniden gittiğinde geride bıraktığı coğrafyayı ve eski öğrencilerini tamamen değişmiş buldu. […]

Yangtze’nin dibinde cep telefonu dört dörtlük çekiyor ve Huang Dejian da bunu bilen az sayıda kişiden biri. Huang yeni Beyaz Turna Sırtı Sualtı Müzesi’nin müdürü ve bugün, yüzeyin 40 metre altında telefonu durmaksızın çalıyor. Müze, Fuling kentindeki en tuhaf görüntüye sahip. Ziyaretçiler müzenin içine, çamurlu Yangtze’ye batırılmış bir pipeti andıran, çelik bir tüple çevrili 90 metrelik bir yürüyen merdivenle giriyor.

“Bu, Üç Vadi bölgesindeki en pahalı müze,” diyor Huang bir kez daha telefonuna cevap verirken. Telefonunun zili, telaşla “Jia you –hadi, hadi, hadi, hadi!” diyen bir kadın sesinden oluşuyor.

Huang’ı son gördüğümde burası kupkuru topraktan ibaretti. 34 milyon dolarlık bu müze yoktu ve Üç Vadi Barajı, nehrin 450 kilometre aşağılarında hâlâ inşaat halindeydi. 1996–1998 arasında bir Barış Gönüllüsü olarak Fuling’de yaşadım, oradaki yüksekokulda çalıştım. O günlerde kent nüfusu 200 bin kadardı. Bu nüfus Çin standartlarına göre düşük sayılırdı. İnsanların çoğu inşa halindeki baraja büyük destek verse de, hakkında pek konuşmazdı. Barajın 2009’da tamamlanması planlanmıştı. Pek çok şeyin hızla değiştiği bir dönemde bu, sonsuzluk kadar uzak görünen bir hedefti. Çin’de reform dönemi 1978’de başlamış olsa da, serbest piyasaya dair fikirlerin Fuling gibi görece küçük kentleri etkilemesi 1990’ların ortasını buldu. Yerel halk, atamaları devlet tarafından yapılan çalışmaların sona ermesi ve konutların özelleştirilmesi gibi olağanüstü değişikliklerle başa çıkmak zorunda kalmıştı.

O günlerde Beyaz Turna Sırtı bana zamana ilişkin bambaşka bir bakış açısı kazandırmıştı. Buradaki kumtaşı çıkıntı, sadece kış aylarında, su düzeyi düştüğünde ortaya çıkardı. Suyun alçaldığı mevsim çok eskilerde de tekneciler için tehlike oluştururdu ve birileri sırtın kenarına iki balık resmi kazımıştı. Bir işaret görevi üstlenen bu balıklar, dümencinin nehrin ileri kesimlerindeki sığlık ve akıntıları hesaba katmasına olanak verirdi.


Nehrin aşağı kesimlerinde turistler, iki küsur kilometre boyunca uzanan Üç Vadi Barajı’nı inceliyor. Baraj, Dünya’daki en büyük beton yapı.

Halk, taştaki balıkları talihle bağdaştırırdı ve zamanla, her yıl balıklar ortaya çıktığında bunu oyma bir mesajla işaretleme geleneği başladı. (En eski oymalar Tang Hanedanı dönemine, İS 763 yılına tarihleniyor. Bugüne dek kumtaşını süsleyen karakterlerin sayısı 30 bini aşmış durumda.) Hat çalışmaları muhteşemdi, mesajlarınsa efsunlu bir ritmi vardı: “Nehrin suları çekilecek. Taş balıklar ortaya çıkacak. Gelecek yıl hasat bereketli olacak.”

1990’larda sırtı görmek için üç yuan (yaklaşık 35 sent) ödeniyordu. Bu ücrete, sezon dışı başka işi olmayan bir balıkçının kullandığı, sampan denilen altı düz eğreti bir kayıkla yapılan tur da dahildi. Huang Dejian, Çin Halk Kurtuluş Ordusu’ndan kalma bir paltoya sarınmış halde, saatlerce o sırtta otururdu. Su düzeyine dikkat çeker, en ünlü oymalar hakkında hikâyeler anlatırdı. 30 Ocak 1998’de, son ziyaretlerimin birinde Yangtze, ilk yazıtın kaydedildiği 763 yılında olduğu düzeyin beş santim üstündeydi. Yani, 1235 yılda beş santim. Bu fark, reform dönemindeki değişikliklere de yeni bir bakış açısı getirdi.

Zaman nehir üstünde bir farklı akardı. Nehrin kıyıları boyunca yaşam tarih ve ilerlemenin belirlediği düz çizgide ilerlerken, Yangtze hep döngülerle biçimlendi. Ve her yıl, geçmişin her iki türlüsü –hem doğanın, hem insanın geçmişi– Beyaz Turna Sırtı’nda kesişti. Nehir geri çekiliyor, sözcükler beliriyor, mesajlarla tarihler kayanın üstünde sıra sıra diziliyordu. Ardından baharda karlar eriyince sular yükseliyor ve onca yıllık tarih bir kez daha nehrin suları altında kayboluyordu.

Şimdi baraj kapalı. Yangtze artık eskiden indiği düzeye çekilmiyor. Baraj gölünün yükselen sularından korunmak için Fuling çevresi, uzunluğu 4 kilometreyi aşan, neredeyse 60 metre yüksekliğinde bir setle kuşatılmış. Beyaz Turna Sırtı Müzesi, bu devasa beton setin bir yanında. Bugün Huang Dejian beni, lombozların suyun altındaki sırta baktığı sualtı izleme galerisine götürüyor. Rüya gibi bir manzara: Bir zamanlar yürüdüğüm yerleri, dokunduğum oymaları seçiyorum. Ama tanıdık sözcükler bile yeni bir anlama bürünmüş sanki. “Nehrin Ortasındaki Sütun Kaya” veya “Sonsuzluğa Akan Nehir” vb… Artık 40 metre aşağıda kalmış bu yazıtların bir önemi var mı?

Bir kayıp hissi yaşayıp yaşamadığını sorduğumda, Huang Dejian gülümsüyor. Yangtze’de bir kayanın üzerine tünediği günler eskide kalmış, Çin Halk Kurtuluşu Ordusu paltosu da öyle. Bugün üzerinde hoş, gri bir takım var. Durmak bilmeyen telefonlara bakmanın yanı sıra, benim ziyaretimle Çin Merkez Televizyonu’ndan bir film ekibinin ziyaretini birlikte yürütmeye çalışıyor. Mısırlı yetkililerin su basmadan önce eserleri başka yere nakletmek zorunda kaldığına dikkat çekerek, “Bunu, Mısır’da, Asvan Barajı’nda yapamadılar,” diyor. “Gururluyum. Buraya geldiğimde herhangi bir kayıp hissi yaşamıyorum. Başarmışız gibi hissediyorum. Hem Üç Vadi Barajı’nı inşa edip, hem de Beyaz Turna Sırtı’nı başarıyla koruyabildik.” Bu sözlerinden sonra Huang televizyon ekibine doğru yönelirken, cep telefonu da modern şarkısını söylüyor: “Hadi, hadi, hadi, hadi, hadi!”

Yangtze ile Wu Nehri’nin kesişim noktasında bulunan Fuling, 1990’ların ortasında ücra bir kentti. Ne bir otoyol, ne de demiryolu vardı ve Yangtze feribotları en yakındaki büyük kent olan Chongqing’e yedi saatte ulaşırdı. Yabancı turist duyulmamış bir şeydi. Kent merkezinde öğle yemeği yediğimde, genelde 30 izleyici toplanırdı başıma. Kentte bir yürüyen merdiven, bir gece kulübü vardı ve hiç trafik lambası yoktu. Arabası olan kimseyi de tanımamıştım. Yüksekokulda var olan cep telefonu sayısı ikiydi ve kime ait olduklarını herkes bilirdi: Biri, kampüsteki en üst düzey Komünist Parti yetkilisi olan parti sekreterine, diğeriyse özel teşebbüs yönünde öncü bir adım atmış olan sanat öğretmenine aitti.


Öğrencilik yıllarını Fuling’de geçiren Yang Fanglin, öğrenciyken Emily Brontë’den esinlenip Emily adını almış. O günlerde yönetim, mezunlara iş tayin edermiş. “Çok fazla karar almanız gerekmiyordu,” diyor. “Şimdi o kadar çok seçenek var ki, bu da insanın üzerinde baskı yaratıyor.” Artık jimnastik salonu dahil eski kampüsün büyük bölümü kullanılmıyor ve satılmayı bekliyor.

O günlerde Fuling Öğretmenlik Yüksekokulu sadece üç yıllıktı (bu nedenle Çin’de yüksek öğrenimin alt sıralarında değerlendiriliyordu). Ama öğrencilerim bu olanak için minnettardı. Neredeyse hepsi eğitim geleneğinin pek olmadığı kırsal alanlarda yaşayan ailelerden geliyordu. Çoğunun anne–babası okuryazar değildi. Buna rağmen onlar İngilizce bölümünü seçmişlerdi. 20. yüzyılın büyük bölümünde dışa kapalı bir ülke olan Çin için bu olağanüstü bir adımdı. Yazdıkları kompozisyonlarda belirsizlikler ve yoksulluğun yanı sıra, umut öne çıkıyordu: “Benim memleketim ünlü değil çünkü burada ünlü şeyler, ünlü ürünler, ünlü insanlar yok ve ünlü manzaralar da pek yok. Benim memleketimde becerikli insanlar yok… Ben öğretmen olup becerikli insanlar yetiştirmek için elimden geleni yapacağım.”

“Çin’de eski bir özdeyiş vardır: ‘Köpek yoksul olsa da evini sever; oğul çirkin olsa da annesini sever.’ Hissimiz bu. Bugün çok çalışıyoruz ve yarın da ülkemiz için elimizden geleni yapacağız.”

Öğrencilerimden çok şey öğrendim. Öğrendiklerim arasında kırsaldan gelmenin nasıl bir anlam taşıdığı da vardı. Reform döneminin başında Çin halkının büyük çoğunluğu kırsalda yaşıyordu. O günlerden bu yana tahminlere göre 155 milyon kişi büyük kentlere göç etti. Ve benim öğrencilerim de öğretmenlik yaptığım dönemde bu geçiş sürecinde zorluk çeken akrabaları hakkında dokunaklı yazılar yazdılar. Onların bana öğrettikleri bir başka şey de, Çin’de yoksulluğun ne denli karmaşık bir şey olduğuydu. Öğrencilerimin pek parası yoktu ama iyimserdiler ve önlerinde olanaklar vardı. Bu insanları yoksul olarak düşünmek pek mümkün değildi. Fuling kentini de tanımlamak güçtü. Gerçekten yoksul bir ülke, Üç Vadi Barajı’nı asla inşa edemezdi. (Pekin’e göre toplam yatırım 33 milyar dolar olsa da, resmi olmayan bazı tahminlere göre bu miktar çok daha fazla.) Ama yakın geçmişteki yoksulluğa dair anılar yerli halkın barajı kabullenmesinde rol oynamıştı, ben de insanların neden ne pahasına olursa olsun kalkınmak istediğini anlıyordum. Dairemde genelde saatlerce elektrik olmazdı ve kömüre aşırı yüklenme yüzünden hava kirliliği korkunç bir boyuttaydı.

Devamını National Geographic Türkiye’nin Mart 2013 sayısında okuyabilirsiniz.