Doğal bir fenomen olan orman yangınları insan etkisiyle katlanınca hasar kontrolden çıkıyor.

Yazı: Dr. Sedat Kalem
Fotoğraflar: Saaed Khan/Getty Images, Kochneva Tetyana/Shutterstock

Tahminimce terziler bir elbiseye baktıklarında, dikiş tekniklerini görmeden geçemiyordur. Mimarlar bir bakışta binaların ayrıntılarını fark ediyorlardır. Ben de ekosistemler üzerinde çalıştığım 30 yıl boyunca onları okumayı öğrendiğim için doğaya sadece bakıp geçemiyorum. Her seferinde o ekosistemi günümüzdeki hâline getiren süreçler gözümde canlanıyor. 

Başta iklimsel özellikler ve insan etkilerini içeren bu süreçler, hâkim rüzgârları, fırtına, sel gibi uç hava olaylarını,  türler arası etkileşimi ve bana göre en etkileyici doğa olaylarından biri olan, binlerce yıldır insanları büyülemiş ve korkutmuş yangınları da kapsıyor.

Doğayı okudukça görüyorum ki, birçok insanın varsaydığının aksine, aslında yangınlar ormanları yalnızca yok etmiyor; onları biçimlendiriyor ve hatta yeniden yaratıyor. Afrika savanlarından, Avustralya’ya özgü çalı topluluklarına, hatta ülkemizde de örnekleri olan Akdeniz ormanları ve makilerine kadar birçok ekosistem, belirli aralıklarla çıkan belirli ölçek ve şiddetteki yangınlar sayesinde kendini yenileme fırsatı buluyor ve çeşitliliğini koruyor. 

Her yangının, orman ekosisteminde yeni bir başlangıç yarattığını düşünebiliriz. Yaşlı bir kızılçam ormanının yanmasıyla “üzeri açılan” ve belki yüzyıllar sonra güneş gören toprak örtüsünde yangın biter bitmez hareketlenmeler başlıyor ve yaşlı ağaçların gölgesinde çimlenme fırsatı bulamamış türler için yaşama merhaba deme zamanı geliyor. 

Bir ormanın farklı bölümleri farklı yıllarda yanmış, bazı bölümleri ise yüzyıllardır yanmamış olabilir. Aynı ekosistem içinde farklı zamanlarda yanmış alanların (kapalı orman, makilik, çayırlık, vb.) bulunması ve bu alanların farklı seviyede yeşermiş olması, ekosistemde bir “habitat mozaiği” oluşturuyor. Bu şekilde ekosistemdeki tekdüzelik kırılıyor ve farklı türlerin farklı ihtiyaçlarını karşılayan daha zengin bir canlı yaşam ortaya çıkıyor. Böyle bir habitat çeşitliliği içinde, kartal gibi büyük yırtıcı kuşlar yuva kurabilecek geniş tepeli ağaçlar, alageyik gibi otoburlar otlayacak çayırlıklar, siklamen gibi çiçekler güneş görecek açıklıklar bulabiliyor. Bu tür ekosistemler, hastalık, kuraklık gibi büyük doğal yıkımlara karşı da yüksek dayanıklılık sergiliyor. 

İnsan etkisinin çok baskın olduğu günümüzde, ormanlarla yangınlar arasındaki bu ”kazan–kazan” ilişkisi, birincisinin aleyhine sekteye uğramış durumda. Yangınların büyüklüğü, şiddeti ve sıklığı daha önce görülmemiş biçimde artarken, ormanlık alanlar da geçmişle karşılaştırılamayacak ölçüde küçülüyor, daha parçalı hâle geliyor. Orman ekosistemlerinin birbirleriyle bağlantısı kopuyor ve canlı yaşam çeşitliliği azalıyor. Bugünün dev yangınları, geniş orman alanlarını tamamıyla yok edebiliyor. Azalan tür çeşitliliği ve daha parçalanmış yapı, orman ekosistemlerinde yeni ve zengin habitatların oluşmasını geciktirebiliyor veya tamamen engelleyebiliyor. 

Ormanlar, Türkiye’de güzelliğiyle ünlü pek çok yerin ayrılmaz bir parçası –tıpkı Fethiye yakınlarındaki Kabak Koyu’nda olduğu gibi. Ülkenin güney kesimlerindeki ormanlar, ziyaretçi sayısı ve iklim koşulları nedeniyle yangın tehlikesine daha açık konumda.

İnsan etkisiyle başlayan ve hatta bazen aynı alanda sık sık gerçekleşen günümüz yangınlarında feci sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Yakın geçmişte Kuzey Amerika’da meydana gelen orman yangınlarını, Sibirya’dakiler, Amazon yangınlarını ise Avustralya’daki yangınlar izledi. Yaz aylarında, özellikle Akdeniz ve Ege bölgelerinden gelen yangın haberleri hepimizi ürkütüyor. Yalnızca birkaç yıl önce yanıp, yeni ağaçlandırılmış bir alanda körpecik fidanların yeniden yanması içimizi sızlatıyor. Bütün bu yangınların ortak özelliği,  doğa üzerinde bıraktıkları yıkıcı etkiler. Yok olan yalnız bitkiler değil, memelisinden omurgasızına, aynı alanda yaşayan milyonlarca hayvan zarar görüyor. Ormana bağımlı yaşayan binlerce insan, geçim kaynaklarını yitiriyor. 

Küresel ısınma da, insan kaynaklı orman yangınları üzerinde tetikleyici bir etki yaratıyor. Yangının olağan sayıldığı Akdeniz kuşağında yağış rejiminin değişmesi ve kuraklığın artmasıyla yangınların ölçeği ve şiddeti artıyor, yangın sezonu uzuyor. Uzmanlar, yakın gelecekte bu durumun daha da vahimleşeceği, “mega–yangınların” yeni normalimiz olacağı konusunda bizleri uyarıyor. Sonuç olarak iklim senaryolarına göre, hem dünya genelinde hem de Türkiye özelinde, yağışların daha da azalacağı, sıcaklık değerlerinin 3–5°C artacağı ve buna bağlı olarak kuraklıkların egemen olacağı bir çağa adım atıyoruz. 

İnsanın artan baskısı ve iklimin yükselen etkisiyle ormanlar hızla nicelik ve nitelik kaybına uğrarken artık her karış doğa parçası ve her canlı paha biçilemeyecek öneme ve değere sahip. Bu koşullar altında, geleneksel “yangınla mücadele” yaklaşımı yerini artık “bütünsel yangın yönetimi” gibi yenilikçi yaklaşımlara bırakıyor. Bütünsel orman yangını yönetimi, geleneksel yangın önleme ve söndürme çabalarının yanı sıra, teknoloji destekli erken uyarı ve karar alma sistemleri, etkin sevk ve idare, kontrollü yakma yöntemleri, katastrofik yangın yönetimi, stratejik planlama ve yasaların etkin uygulanmasına varıncaya kadar birçok bileşeni kapsıyor. Bununla birlikte, orman–kent, orman–tarım arayüzlerinde yerel toplumla işbirliği ve yangınların gıda güvenliği, kırsal geçim kaynakları üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileriyle ilgili bilinçlendirme programları da aynı derecede önem taşıyor.

Pandemi endişesiyle evlerimize çekilip dışımızdaki dünyaya birazcık alan açtığımız son birkaç hafta içinde bile doğanın, yaralarını sarma konusunda ne kadar mahir olduğuna dair haberler dikkatlerden kaçmıyor. Çin’de hava kirliliği, birçok ülkede karbon emisyonu görece azalıyor, ilkbahar çiçekleri metropollerin kaldırım taşlarını zorluyor, yaban hayvanları sokaklarımıza geri dönüyor. Yangın mevsiminde olsaydık, benzer göstergeler muhtemelen orman yangınlarıyla ilgili verilerde de ortaya çıkacaktı. Zira günümüzdeki orman yangınlarının yüzde 95’i insan kaynaklı. 

Bugünlerde, içinde bulunduğumuz salgın kabusundan bir an önce uyanıp kendimizi dağlara, ormanlara, deniz ve kıyılara atmanın özlemi içindeyiz. Aman dikkat!… Bir Portekiz özdeyişinin uyardığı gibi, ateş iyi bir köle, kötü bir efendidir. Tıpkı bir damlası yaşam kaynağı iken kontrolden çıktığında felakete dönüşebilen su gibi… Salgın sonrasının dünyasını şimdiden tartışmaya başladığımız şu dönem, eski alışkanlıklarımızdan vazgeçip doğayla yeniden barışmanın ve onu biraz daha kendi hâline bırakmanın tam sırası. Öyle değil mi?

National Geographic Türkiye ve National Geographic Traveler Türkiye’ye danışmanlık desteği de veren Dr. Sedat Kalem, WWFTürkiye’de Doğa Koruma Direktörü olarak görev yapıyor. Bu yazı, National Geographic Traveler Türkiye Yaz 2020 sayısından alınmıştır.