Protestolar sona erdikten ve pandemi geçtikten sonra Amerika’nın beyaz olmayan toplulukları için değişen ne olacak?

Öykü: Ruddy Roye
Kaleme alan: Nina Strochlic

Fotoğraf: Erik McGregor/GettyImages

New York kentinde her akşam saat yedide zorunlu çalışanlar için yapılan alkışlar bana ikiyüzlülük gibi geliyor. Bu girişimin bir dayanışma ve empati gösterisi olduğunu anlıyorum, ancak söz konusu jest tek başına oldukça yetersiz. Bu kentte ön saflarda çalışan insanların yaklaşık yüzde 75’i –market çalışanları, otobüs ve tren operatörleri, temizlik görevlileri, hazır yemek kuryeleri, çocuk bakıcıları– azınlıklardan oluşuyor. Bu insanlar, çalıştıkları ya da yaşamak istedikleri mahallelerde ev alabilmek için hâlâ gerekli kredi onaylarına sahip değiller. Kendi mahallelerinde besleyici yiyecekler bulamıyorlar. Nitelikli sağlık hizmetlerine erişimleri de yok. Yaşadıkları dünya, her akşam evlerinden alkış tutanlar için oldukça yabancı.

New York’da pandemiden en çok etkilenen bölgeler çoğunlukla, beyaz olmayan düşük gelirli topluluklardan oluşuyor. COVID-19 nedeniyle yaşamını yitiren siyahi ve Latin kökenlilerin sayısı, ilk verilere göre beyazların iki katı kadar. Ön saflarda çalışan insanlar, Amerika genelinde sürmekte olan protestoları tetikleyen sistemsel ırkçılık ve şiddetle yüz yüze kalan insanların ta kendileri.

2012’de, 17 yaşındaki Trayvon Martin’in Florida’da bir mahalle devriyesi tarafından vurularak öldürülmesinin ardından ırkçılık karşıtı protestoları ve polis şiddetini belgelemeye başladım. Ayaklanma ve yağma olaylarının öykülendirilme biçimi, her defasında asıl sorunun üzerini örtüyor. İletişim yararlı bir hâle gelmeden önce yön değiştiriveriyor.

Bu döngü midemi bulandırıyor.

George Floyd’un ölümü Eric Garner, Sandra Bland, Ahmaud Arbery ya da Mike Brown’un ölümünden farklı değil. Ve onların ölümü de Emmett Till’in ölümünden farklı değil. Yıllar değişiyor, ancak geri kalan her şey aynı. Protestolarda duyduğum konuşmalar öfke ve yılgınlıkla dolu, ancak içerik ve tarihsellik açısından bomboşlar. Öfkeyi ve açığa vurulma gereksinimini anlıyorum. Öfke sonunda diniyor. Ateş sönüyor. O zaman elimizde ne kalıyor? 

Bu sorunları konuşmalıyız. Şu anda, polis tarafından sokak ortasında öldürülen bir adam –ailesini geçindiren bir baba– hakkında naralar atıyoruz. Fakat görmezden geldiğimiz daha büyük bir hikâye var: gıda çölleri, ekonomik bağımsızlık eksikliği, ırkçı müdahaleler. Irkçılığın sistemsel doğasının irdelenmesi gerekiyor. Aksi hâlde yapılanlar Jenga oynamaktan farksız: parçaları çekip kulenin üzerine koymak ve çökmemesini ummak. Oysa bu yapıyı tamamen yıkıp yeniden inşa etmemiz gerekiyor.

Peki bunu nasıl yapacağız? Union Meydanı’nda ve Amerika’nın dört bir yanındaki kentlerde kentsel toplantılar düzenlemeliyiz. İnsanlar bu toplantılardan güçlenmiş, sanki birisi yaralarındaki zehri emmiş gibi hissederek ayrılmalı. Oysa protestolara irinli bir yarayla gelip hiçbir pansuman ya da sargı bezi olmadan geri dönüyoruz. Yaralar daha da derinleşiyor.

Coronavirus pandemisi kentimizdeki ayrımı açıkça gözler önüne serdi. Protestolardan önce, sokakta işe gittiğini ve toplu taşımaya bindiğini gördüğüm az sayıda insanın tamamı beyaz olmayan kişilerden oluşuyordu. Bu benim de dahil olduğum bir örüntü. Zorunlu çalışanlar bana benziyor. Benim de evde kalma lüksüm yok. Kiramı ödemek zorundayım.

İnsanlar dehşet içinde. Metropolitan Toplu Taşıma Müdürlüğü bünyesinde otobüs şoförlüğü yapan bir arkadaşım, meslektaşlarının birer birer ölmesine tanık olduğunda yaşadığı derin korkuyu tarif etmişti. New York Eyalet Üniversitesi’nden (Brooklyn) doktor Rob Gore da daha sonra bana aynı duygudan söz etti.

Rob Gore’u ziyaret ettikten sonra hastanenin dışında cenaze arabasında oturan bir sürücüyle tanıştım. “Eğer gerçekten bir şeyler görmek istiyorsanız,” dedi, “Utica Bulvarı’ndaki Andrew T. Cleckley Cenaze Hizmetleri’ne gidin.” Oraya vardığımda soğutmalı iki TIR, onlardan daha küçük olan üçüncü bir kamyon ve hayalet gibi görünen altı adamla karşılaştım. Cenaze evlerinde çalışan insanların sinirleri kolaylıkla yıpranmazdı, ama bu adamların beti benzi atmıştı. İçlerinden biri, “Korku filminden de beter,” dedi bana. “Ben ilk defa böyle bir şey görüyorum.”

Cenaze evinin sahibi olan Andrew Cleckley, bir cenazeyi fotoğraflamam için yardımcı oldu. Ben Jamaika’da doğdum. Orada cenazede ağlamak zorunda olduğunuz düşünülür. Doğarken ağlarsınız, ölürken de ağlarsınız. Gözyaşları bir yaşamın başlangıcı ve sonudur. Sosyal mesafe nedeniyle cenazedeki aile üyeleri birbirlerine sarılıp ağlayamadı. Ağladılar, ama sesleri bastırılmış gibiydi.

Bu cenaze evi, komşular cesetleri sokaktaki kamyonlarda soğutulmamış bir hâlde bıraktıklarına ilişkin şikâyette bulunduktan sonra haberlere çıkmıştı. Cleckley bunu itiraf etmedi, ama inkâr da etmedi. Bana, sevdikleri evde ölen insanlardan günde 20 ile 30 arasında telefon aldığını söyledi. Bu insanlar çaresiz durumdaydı. Başka ne yapacağını bilememişti Cleckley. “Bu benim ilk pandemim,” dedi bana. Sonunda, lisansı askıya alındı.

Zorunlu çalışanlar ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar. Bazıları ant içerek ahlaki açıdan insanlara yardım etmeyi seçiyor. Ama çoğu için bu kararın arkasında ekonomik nedenler var. Eğer ev sahipleri kira almayacaklarını açıklasaydı, daha çok insan evinde kalırdı. New York kentinde pandemi sürecinden en çok etkilenen bölgeler, aynı zamanda en yüksek kiralara sahip olan yerler. New York’taki beyaz olmayan ailelerin tahmini olarak yarısı gelirlerinin yüzde 30’undan fazlasını kiraya yatırıyor. Bu çalışanlar evlerinden olmak istemiyorlarsa evde kalmaları imkânsız.

Birçok açıdan değerlendirdiğimizde, Amerika’da hepimiz aynı gemide değiliz. Akşam alkışlarının çıkış noktası olan empatinin de bir sınırı ve son kullanma tarihi var. Beyaz toplulukların söz konusu dayanışmaya dahil olması genellikle bir karton parçasını kaldırıp birkaç gün için sokaklarda yürüyüş yapmaktan ileriye gitmiyor. Alkış tutanlardan kaçı ayrıca belediye meclislerine beyaz olmayan topluluklar adına dilekçe yazdı? Politikacılar, oylarına gereksinim duyana dek beyaz olmayan insanlara kulak asmıyor. Bir pandemi yokken, onları kim savunuyor?

İşte bu yüzden New York kentindeki protestolar bana tuhaf, samimiyetsiz, zorlama ve neredeyse gerçekdışı geliyor. En başta sokağa çıkıp, bana öfkemi anladıklarını söyleyen sloganlar yazılmış kartonlar taşıyan beyaz insanları izlemek istemedim. Fakat bir yandan da evde oturamıyordum. George Floyd’un, nefes alamadığını söylediği videoda artık hayatta olmayan annesine seslendiğine tanıklık ettiğinde gözyaşlarına boğulduğunu söylemişti Nicole Harney. İşte onun gibi insanlar aracılığıyla içinde yaşadığım toplulukların acısını göstermek istiyordum. Harney kendi 23 yaşındaki oğlunu düşünmüş ve artık yalnızca Twitter’a bir şeyler yazmakla yetinemeyeceklerine karar vermişti. Dışarı çıkıp yürümeleri gerekiyordu.

Vatandaşlık hakları protestolarına ilişkin tarihi fotoğraflarda kalabalıklar yüzde 90 oranında siyahiydi. Bu bizim öfkemiz, bizim hiddetimiz, bizim kanımızdı. Bu hafta sokaklarda siyahilerden daha çok beyaz insan gördüm. Sanırım siyahiler biraz hayal kırıklığına uğramış durumda. Köleliğin kaldırılmasının hem öncesi hem de sonrasını kapsayan 400 yıldır beyaz olmayan insanları cezalandıran bir sistemde yaşıyoruz. Protestolara katılan insan kalabalıkları söz konusu sistemden en çok etkilenen kesimi yansıtmıyorken bir devrimin işe yarayacağını hayal etmek güç. Ben yalnızca siyahilerin eylem yaptığını, başkaldırdığını ve tutuklandığını görmek isterdim. Bu yöntemleri uygun bulduğumdan değil, ama öyle olsaydı en azından öfkelerinin gerçek olduğunu bilirdik.

Değişim görmeyi gerçekten isteyen beyaz insanlar dayanışma içinde yürümek ya da diz çökmek yerine aileleri ve dostlarının yanına giderek onlara topluluklarını düzeltecek mesajlar ve eylem planları götürmeliler. “Uyanık” olanlar diğerlerini de uyandırmalı. Mücadeleyi siyahilerin erişimi olmayan yerlere de götürmeliler. Amerikan halkını kapsamlı olarak eğitmenin en iyi yeri bence protestolar değil. Protestolar genellikle mantıklı gerekçelerden değil, öfkeden besleniyor.

Pandemi ve protestoların art arda gelişmesini izlerken birkaç yıl önce Mobile’da (Alabama) yaşadığım bir olayı hatırladım. Beyaz bir adam beni annesiyle tanışmaya götürmüştü –ve annesi siyahi bir kadındı. Şaka yaptığını düşünmüştüm, ama şaka yapmıyordu. Annem dediği bu kadın, küçüklüğünde kendi öz annesi için neredeyse nefes alan, canlı bir oyuncak bebek gibi bir görev üstlenmişti. Birlikte oynamışlardı. Öz annesi büyüyüp kendi çocuklarını doğurduğunda, bu çocukları da annem dediği bu siyahi kadın büyütmüştü. Bu çocuklar iyi okullara, siyahi kadınların çocuklarının hoş karşılanmadığı okullara gitmişlerdi. Oysa ki o, kendi çocuklarını çok ender olarak görmüştü ve hiç kimse onları savunmamıştı.

Alabama’da duyduğum bu öykü aklımdan hiç çıkmıyor. Bilincimde yaşıyor. Dünyaya bakışımı değiştiriyor. İşte bu yüzden zorunlu çalışanların toplumdaki yerinin değişmeyeceğini biliyorum. Şu anda kahraman olarak yüceltiliyor olmalarının nedeni, bunun sembolik olarak çekici gelmesi, ama çok geçmeden onları unutacağız.

Protestolar son bulduğunda ve pandemi geride kaldığında Amerika eski düzene geri dönecek. İnsanlar saat yedide zorunlu çalışanlar için alkış tutmayı bırakacak. Yaşamlarını riske atan ve meslektaşlarının ölmesini izleyen erkek ve kadınlar tekrar yalnızca Bedford-Stuyvesant, Washington Heights ya da Queens’te yaşayan siyahi insanlar hâline gelecek.

Ama biz protestoları unutmayacağız. İşletme ve kamusal alanlara verilen milyonlarca dolarlık zararı dinlemeye devam edeceğiz. Dolarlar ve sentleri duymaya devam edeceğiz. Mücadele ya da polis tarafından hakları çiğnenen insanlar hakkında hiçbir şey duymayacağız. Döngü kırılmadan devam edecek.

Jamaikalı fotoğrafçı Radcliffe “Ruddy” Roye, Brooklyn’de yaşıyor. Daha önce Katrina Kasırgası, Black Lives Matter hareketi, kronik evsizlik ve Black Portraiture, I Can’t Breathe ve When Living is a Protest gibi projelerle ırk ve adalet sorunlarını işledi.