TBMM’nin 100. yılını kutladığımız 2020 itibarıyla ülkemizde kadının meclisteki yeri…

Yazı: Nuray Karaoğlu
Fotoğraflar: Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Görsel Koleksiyon

Bugün dünyada 22 ülkeyi ve 650 milyon insanı kadınlar yönetiyor. İlk bakışta yüksek bir sayı ve kalabalık bir nüfus gibi gözüküyor olabilir, oysa ki sözünü ettiğimiz sayı dünya nüfusunun yalnızca yüzde 8’ine karşılık geliyor. Diğer bir ifadeyle kadınlar, siyasal sistemde temsil açısından günümüzün modern devletinde dahi oldukça geri planda kalıyor. Bu gerçeğin ardında yatan pek çok neden var.

Makalede temel yaklaşımımız, Türkiye’de kadının siyasetteki yeri ve rolünü incelemek. Geçtiğimiz 23 Nisan’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 100. kuruluş yıldönümünü kutladık. 

Ülkemizde kadınlar ilk olarak 1935’te meclise girdiler. Bu da demek oluyor ki, meclisin kuruluşundan meclise ilk kez bir kadın milletvekilinin girişine dek 15 yıl geçmesi gerekti. Ve kadınlar, seçme ve seçilme hakkına kavuştukları 1934’ü izleyen ilk seçimde mecliste yerlerini aldılar. 

Yüzde 4,6 temsil oranıyla TBMM’deki kadın milletvekili sayısı, o tarihte birçok ülke arasında dikkat çekici bir başlangıçtı. Ancak ne yazık ki, 1950 yılına gelindiğinde söz konusu oran çok geride kalmış, meclisteki kadın milletvekili oranı yüzde 0,6’ya kadar düşmüştü. Dönemin tarihsel koşulları bir yana bırakılarak düşünüldüğünde, söz konusu bu gerilemenin kadınlar arasında hoşnutsuzluk yaratması beklenen bir durumdu.

Dolayısıyla, toplumun pek çok kesiminde, kadının siyasette temsili konusunda süreç içinde sayısız gelişme ve tartışma yaşandı. Türkiye’de kadının siyasette temsili açısından, 1997 yılında, aralarında akademisyenler, gazeteciler, hukukçular, işverenler ve özel sektör çalışanları da olmak üzere farklı meslek gruplarından 19 kadının ortak iradesi ve hayaliyle kurulan KA.DER (Kadın Adayları Destekleme Derneği) bu konuda önemli bir dönüm noktası oluşturdu.

Nitekim, KA.DER’in kuruluşunu izleyen dönemde, hemen iki yıl sonra, 1999 yılında yapılan seçimlerde 23 kadın milletvekilinin meclise girmesiyle kadın milletvekili oranı yüzde 4,2’ye yükseldi. Bir önceki seçim dönemi olan 1995’teki yüzde 2,4’lük orana kıyasla, meclise giren kadın temsilci sayısındaki yükseliş çarpıcı olmasa da olumluydu.

Meclisin kurulmasının üzerinden 100 yıl, kadınların parlamentoya seçildikleri 1935’ten bu yana ise 85 yıl geçti. Son genel seçimlerde, 2018 yılında, 600 milletvekilinin şekillendirdiği TBMM’de, kadınlara ait sandalye sayısı 102 oldu. Yani, kadın milletvekili sayısı meclise oranlandığında yüzde 17,2’ye karşılık geliyor. Ancak Türkiye’de hâlâ hiç kadın milletvekili çıkaramamış 20 il var. 2019 yerel seçimleri özelinde düşünüldüğünde, 30 büyükşehir belediyesinden yalnızca 3’ünde kadın belediye başkanı görev yapıyor. Türkiye genelinde sayıları 50 bin 157 olan muhtarların arasında kadınların sahip olduğu temsilci sayısı ise 1071. Oysaki bir önceki yerel seçimlerde bu sayı 674 ile sınırlıydı. Tarihsel süreçle kıyaslandığında ve gerek genel gerekse yerel seçimler göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu durum olumlu yönde yaşanan bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak net olan gerçek şu ki, kadınların siyaset arenasındaki görünürlülükleri neredeyse yok denecek kadar az ve yukarıda söz ettiğimiz sayılar bize siyasetin cinsiyetlendirilmiş yapısından başka bir şey anlatmıyor. Ve ne yazık ki, bu dünya geneli için de kullanılabilecek bir saptama. Hâlâ alınması gereken oldukça uzun bir yol var önümüzde.

KAYNAK: SİYASETTE KADINLAR, BM KADIN BİRİMİ (UN WOMEN) VE PARLAMENTOLAR ARASI BİRLİK (IPU), 2019.
GRAFİK: HÜSEYİN TAKMAZ, NATIONAL GEOGRAPHIC TÜRKİYE

Peki ama bu sürecin temeline inildiğinde ne tür engellerle karşılaşıyoruz? Böylesi zorlu bir soruya ancak kadınların demokratik süreçlere katılımının önündeki engellere bütüncül bir perspektiften bakılarak yanıt verilebilir. Aslında gerçek şu ki, kadınların hayat boyu tüm süreçlerde karşılarına çıkan eşitsiz ve ayrımcı engellemelerin bütünü, demokratik sürece katılımlarını da engelleyen birer bariyer. Kadınlar eğitimde erkeklerle eşit olanaklara sahip değil. Hâlâ erken yaşta evliliklerin normal kabul edilmesi için yasa değişikliği önerilerini tartışıyoruz. Eğitim olanağına kavuşan kadın, toplumsal cinsiyet rollerinin getirdiği beklentiler sonucu ev işi sorumlulukları ile çocuk, hasta ve yaşlıların bakımını üstlenme gibi nedenlerle istihdam alanına erkekler kadar katılamadığı gibi, ev içi emeklerinin karşılığını da alamıyor. 

İş dünyasında belirli sektörler yalnızca erkek alanı olarak kabul ediliyor. Çalışma hayatına atılan kadınlar hem işte hem evde çalıştıkları için erkeklerden daha fazla emek harcayıp yıpranıyor. Erkekler ev işlerini üstlenmeyerek işten arta kalan zamanlarını kendilerini geliştirmeye, sosyalleşmeye, siyasetle ilgilenmeye ayırabiliyorken, kadınlar eşit miktarda boş zamana sahip değil.

Her şeye rağmen söz konusu bu bariyerleri aşabilen kadınların ise, gerek adaylık gerekse seçilme sürecinin ekonomik maliyetini karşılayabilecek durumda olmaları gerekiyor. Bu parkurları aşıp siyasete atılan kadınlar, parti tüzüklerinde ve yasada kota, fermuar sistemi gibi koruyucu maddeler olmadığı için bu kez de erkeklerle eşit şekilde seçilebilir yerlerden aday gösterilmiyor. Tüm bu engellere rağmen seçilebilen kadınlardan da eril zihniyet ile kurulan bir düzen ve siyasete göre hareket etmeleri ve itaat bekleniyor. Kadınlar “erkek” alanı olarak görülen iç ve dış işleri, ekonomi, adalet, sağlık, eğitim gibi hayatın genelini düzenleyen alanlarda görevlendirilmezken, cinsiyetçi bir biçimde, kadın ve aileye ilişkin alanlarda siyaset yapmakla yetinmeleri ve bu gruplandırmaya razı olmaları isteniyor. 

Kadınlar ülke yönetir pozisyona gelseler dahi, kendilerinden öncelikle kadınlık ve annelik rollerini yerine getirmeleri bekleniyor. Siyasetçi erkeklerin haftalarca evleri, çocukları, eşleri ile ilgilenememeleri normal karşılanırken, siyasetçi kadınlara önce anne ve eş olduklarını unutmamaları gerektiği hatırlatılıyor. Oysa bu denge her iki tarafın da birbirini desteklemesi ile kurulabilir. 

Siyaset yapan kadınlar “erkekler kulübünden” olmadıkları için daha liyakatli oldukları alanlarda bile görevlendirilmiyor. Eşit koşullara sahip olmayan tarafların aynı kulvarda yarışmaları eşitsizliği sonsuza kadar meşrulaştırıyor. Bu döngüyü kırmak için kadınların zihniyet dönüşümünü yaratacak karar alma mekanizmalarında, kadın bakış açısıyla var olmaları gerekiyor. Kadınların yer almadığı siyaset, kadınların ihtiyaçlarına cevap vermediği gibi, kadın deneyiminin ve kadınların ürettiği çözümlerin de toplum düzenine yansımaması gibi bir sonuç doğuruyor. 

Sonuç olarak, kadın deneyimi, kadın bakış açısı ve bu bakış açısıyla getirilen çözümlerin dünyayı daha iyi bir yer kılacağı göz ardı edilmemeli. Binlerce yıldır erkekler tarafından yönetilmiş dünyanın artık bu kısıtlı perspektiften başka bir yerden bakmaya ihtiyacı var. Biz kadınlar herkes için daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz. KA.DER Kurucu Başkanı merhum Şirin Tekeli’nin de söylediği gibi; “21. yüzyıl kadınların yüzyılıdır ve geri çevrilmesi mümkün değildir!” 

Bu makale, Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA.DER) Genel Başkanı olarak görev yürüten Nuray Karaoğlu’nun National Geographic Türkiye dergisinde yayımlanan ilk çalışması.