<span></span><br /><br /><b></b>


Türkiye’de aktif 14 volkan alanından sadece Nemrut Volkanı sürekli izleniyor.

Ekrandaki volkan patlarken ben de korkmuş, titriyordum. 20 yıl önceydi… ABD’nin Washington eyaletinde, St. Helens Dağı belgeselini izledikten sonra Seattle’dan volkana doğru yola çıktık. İzlediklerimden sonra neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. 1980’de patlayan St. Helens Dağı’nın eteklerine vardığımda hayrete düştüm. Patlamanın etkilerinin bu kadar büyük olacağını düşünememiştim. Bir volkan patlaması nelere muktedirmiş? Türkiye gibi bir canlı müzede jeoloji öğrenimi almış birisi olarak, volkanlara dair her şeyi bildiğimi zannediyordum. Arazi derslerinde on bin yıl önce patlayan volkanların üstüne çıkmış, katılaşmış lav akıntılarında gezinmiştim. Etrafa saçılmış volkanik bombaları ve obsidyen dediğimiz kara volkanik camları elime almıştım… Demek üstünden on bin yıl geçince o dehşet dolu olayların izleri siliniyormuş.

St. Helens Dağı 1980 yılında patladığında, volkanların püskürttüğü malzeme miktarını derecelendiren patlama endeksinde 5 numaradaydı ve bir km³’ten daha fazla malzeme püskürtmüştü. Bu patlama, İS 79 yılında Vezüv Volkanı’nda yaşanan kadar büyüktü. Vezüv patladığında, Pompei şehrinde, sevgililer ölüm anına birlikte yakalanmış ve ateş külü altında kalan birbirine sarılmış bedenleri de yanıp kül olmuştu. Onların o dehşet anını, bugün arkeologlar geride bıraktıkları boşluklara alçı döküp kalıbını çıkararak keşfediyor. Vezüv patlamasında 16 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. St. Helens Dağı patlaması ise daha az cana mâl olmuş. Patlama öncesinde görülen depremler ve gaz çıkışları nedeniyle bölgenin boşaltılmasına rağmen, aralarında National Geographic fotoğrafçısı Reid Blackburn’un da bulunduğu 57 kişi hayatını kaybetmiş. Volkanın eteklerinden aşağı baktığımda, 600 kilometrekare alana kibrit çöpü gibi atılmış koca ağaçları, piroklast denen ateşli parçacıkların oluşturduğu dev akıntıları görünce felaketin boyutlarını daha iyi anladım. Bu patlama çok daha büyük bir felakete yol açabilirdi; volkan izlenip, önlemler alınmış olsa dahi, 3 milyar dolara yakın bir zarara neden olmuştu.

Aradan 18 yıl geçti… 23 Ekim 2011 günü, akşama doğru Van Depremi’nin haberleri gelmeye başladı. Bu, Richter ölçeğinde 7,2 ile Cumhuriyet tarihinin en büyük depremlerinden biriydi. Ölen 600’den fazla insan ve binlerce yaralı vardı. Özellikle de depremi takip eden doğrusal değil, kümelenmiş artçı deprem haberlerini duyunca içimde bir endişe kabardı… Neden mi? Çünkü fay hattı boyunca doğrusal dizilmiş depremler yerine, kümelenmiş depremlerin olması volkanik faaliyetlere işaret eder ve bu bölgede adım başı volkan var.

Acaba bu kümelenmiş depremler, St. Helens Dağı’nda olduğu gibi bir patlamanın habercisi olabilir mi, diye korktum. Ancak korkunun ecele faydası yok! Önemli olan riskleri iyi yönetebilmek. Anadolu coğrafyası sönmüş ve aktif volkanlarla dolu; beşte biri volkanik arazi. Ama insanlar, depremler sallıyor veya volkanlar patlayacak diye, Türkiye’yi bırakıp gitmiyor.

O zaman nasıl bir risk altındayız? Bu riskleri yönetebilecek miyiz?

Kafamda bu düşüncelerle yola çıkıyorum, ama önce hocalarıma danışmak istiyorum. İlk durağım, Prof.Dr. Celal Şengör. On altı yaşında katıldığım bir TÜBİTAK yaz kampında, kendisi henüz genç bir akademisyenken tanışmıştık. O zamandan beri bağımız hiç kopmadı. Profesör Şengör beni çalışma odasıyla bütünleşmiş binlerce kitabın yer aldığı kütüphanesinde karşılıyor. Van depreminden yola çıkarak Doğu Anadolu’nun jeolojisine dair sohbetimize başlıyoruz.

Depremlerin ve volkanların ortaya çıkışı ve faaliyetleri, oluştuğu bölgenin tektonizması, yani yerkabuğu plakalarının birbirine çarpması, birbirinin altına dalması gibi olaylarla yakından ilgili. Profesör Şengör, Doğu Anadolu’daki jeofizik araştırmalarıyla bilinen, Cornell Üniversitesi’nden Muawia Barazangi’nin önderliğinde, 2003’te Geophysical Research Letters adlı bilimsel dergide yayımlanan, Doğu Anadolu tektonizmasını anlatan bir dizi makaleden söz ediyor. (Şengör, bu dergide Barazangi’nin verilerini kullanarak, Doğu Anadolu’da depremlere ve volkanlara neden olan tektonik yapıyı ortaya koymuştu.)

Şengör, Van Havzası’nın altındaki kabuk yapısının çok ince olduğunu anlatıyor: Sadece 38 km. Genelde kabuk gerilme nedeniyle incelir, ancak burada gerilme yok! Şengör, bunun nedenini şöyle açıklıyor: Arabistan plakası, burada bulunan yığışma karmaşığına gelip çarpıyor sonra bu plakanın çarpan bölümü alta dalıyor, kırılıp düşüp, eriyor, kayboluyor. Ve yerine birden bire kabuğun altında yer alan ve hayal edemeyeceğimiz kadar sıcak bir tabaka olan astenosfer yükseliyor. Kayalar, yükselen astenosfer tabakasıyla 1200 derece sıcaklığa maruz kalıyor ve kabuk alttan erimeye başlıyor. Basınç azalıyor, erime hızlanıyor. Kabuk eridikçe Doğu Anadolu’nun altı oyuluyor. Bu nedenle kabuk bu kadar ince.

Profesör Şengör’ün anlattıklarından bölgede kabuk incelmesine ve yükselen magmaya bağlı bir volkanizma olduğunu anlıyorum. “Evet,” diyor ve devam ediyor: “Van, kuzey-güney doğrultusunda sıkışan ve doğu-batı doğrultusunda açılan, Türkiye’nin en derin havzası. ODTÜ’den Prof.Dr. Nilgün Güleç, Nemrut Volkanı üzerindeki su ve buhar çıkışlarında manto kökenini işaret eden 3He/4He Helyum izotop oranı değerleri buldu. Bu veri, volkanın doğrudan mantoyla olan ilişkisini ortaya koyar. Volkanlar havzanın etrafına çöreklenmiş.”

Devamını National Geographic Türkiye’nin Aralık 2013 sayısında veya iPad Aralık 2103 edisyonunda okuyabilirsiniz.